A Travellerspoint blog

Mozambik sınırında ayaklarım geri geri giderken

tabii ki gümrük kapısı ve sonrası

sunny 33 °C

Malavi’de geçirdiğim onca güzel zamanın üzerine Mozambik’e bakıyorum haritada, uzuuun uzuuun karayollarını görüp, 7-8 saatlik otobüs yolculukları ve vasıta problemlerini de okuyunca iyiden iyiye keyfim kaçıyor. Deseler ucuz uçak var Cape Town’a, atlayacağım hemen, ben de kanat çırpacağım uçakla beraber bir an önce varalım diye. Ama yok, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın, çizdim rotayı bi kere, Mozambikte sahile ulaşıp büküle büküle inicem güney afrika’ya.

Blantyre/Malavi’deyken haritadan bakıp hangi gümrükten geçeceğimize karar vermiştik. Fark şöyle; ilk alternatifimiz güzel yolların olduğu ama ülkenin orta kesimlerden ilerleyerek sahile varılan en az 3-4 günlük bir rota. Diğeri de 2 günlük ve kötü yolların, vasıtanın seyrek olduğu bir rota. Bu ikincinin bulunduğumuz yere uzaklığı da birkaç saatlik minibüs uzaklığında. Tamam dedik, acılı ama kısa olsun.

Minibüsten sonra gümrük bölgesine kadar 2 km.lik bir yürüyüş mesafesi varmış, indik minibüsten, heyecanlıyız yeni ülke yeni tur yeni şans diye. Ama bu heyecanı gerilime dönüştüren bisikletli adamlar sarıverdi etrafımızı, biri çantaya el atar ‘taşıyayım abla’ diye, ötekiler ‘bu turistler benim walla, öncekini sen almıştın’ diye aralarında didişir, bize soran yok :)
Bağırıvermişim, kendi sesime uyandım, ‘ay, it’s enough, i will walk!’ (ay yeterin ay, yürürüm de binmem hiçbirinizin pisikletine manasında) Sesim onlarda da şok etkisi yarattı herhalde, bir an sessizlik oldu, sonra aynı tas aynı hamam bağırışmalar devam. Daha çok dayanamayıp, onları da kendi hallerine bırakıp yürümeye başladım, birkaçı da hala takipte, inatçı 2 pisikletçi ve para takasçısı. Yok kardeş binmicem, çevirmicem para falan da, sinir oldum sana bile dedim adamlara, tatar inadı bu, bilmezsiniz siz bile dedim, bana mısın demediler :p onlar inat ben inat yürüyoruz.

2 km. güneşin altında molasız yürünmezmiş, kanter içinde kalınırmış, her gümrükte unuttuğum bu ayrıntıyı yine hatırlıyorum. Bu sefer yolda bir yer bulduk, bira molası verdik, adamlar da bizle beraber. Mola verdiğimiz derme çatma kafede, başımızda dikiliolar. Bana gelenler geldi iyice, ‘biraz uzakta durmanız mümkün mü, özel birşey konuşacağız’ diye terslenip yan masaya iteledim kendilerini, Andrew da baktı ben iyice sinire bağladım başımıza bir iş gelecek, biraz para bozdurup sepetledi adamları da rahatladık.

Öğlen saatinin bira molasından sonra 10 dk. kadar daha yürüdük, güle oynaya gümrük kapısına geldik. Malavi çıkış damgamızı alıp ülkeden ayrıldığımıza ne kadar üzüldüğümüzü ifade ederek diğer kapıya yürüdük. Burada birden bir aşama yukarı zıpladık sanki, sağdan soldan dürten kimsecikler yok, diğer gümrüklerde alışkın olduğumuz kalabalık bisiklet-motosiklet adamları, taksiciler, karaborsacılar, yerde yatan çocuklar, dilenenler, tezgahlarda meyve ve soğan patates satanlar, aylak aylak dolaşanlar yok, yani kimsecikler yok.

Sessiz sakin girdik vize binasına, içeride de kimse yok, bir biz varız bugün karadan ülkeye giren :) Aklımda ‘Mozambik kapısında Türkleri oyalayıp bekletiyorlar’ bilgisi kalmış, biraz gerginim aslında. Güleryüzlü ve tombalak bir amcaya ben Hello dedim, o Ola! (Mozambik resmi dili portekizce) Saman kağıdı mavisi formlarımızı doldurduk. Tüm önyargılarımı anlayıp beni sakinleştirmeye çalışır gibi davranan görevliden aldık hemen vizeleri, 10 dk.da Mozambik’e adımımızı attık.

Bir adım attık ama hala üzerimize atlayan yok, haliyle ortalıkta görünen bir vasıta da yok bu inlik cinlik arazinin ortasında, sırtta çantalarıyla başbaşa bulduk kendimizi. Aval aval bakınıp soru soracak adam ararken sınır kapısının tombiş polis memuresi bizi sınıra doğru geri çağırdı. Hah dedim, şimdi arıza çıkartacaklar, bu kadar kolay olamaz ya. Çantaları dökecekler, didikleyip 'cık cık cık bunu ülkeye sokamazsın bi kerem' diye birşeylere söylenecekler, rüşvet isteyecekler vs. Gittik yanına hemen, polis ya mevzu, tüm sempatik turist mimiklerimizi de yüzümüze takıştırdık. Meğersem onların arabası birazdan şehre inecekmiş, istersek bizi de götürebilirlermişmiş ! Şaşkınlığım diğer yalan ifadelerimi sildi, kadın da anladı herhalde, güldü ve ‘Mozambiğe hoşgeldiniz’ dedi. Hoşbuldum, beni düşünen aklınla bin yaşa da, ben hala işin içinde bir bit yeniği arıyorum, bunlar alıp bizi biryere götürürler mi, yok canım polis bunlar ne yapıcaklar bizim gibi bitli sırtçantalı turisti, vsvs . Neyse kafam karışık, yüzümde gülümseme atladık kamyonetin arkasına, yüksek güvenlikli ve beleşinden varıverdik yarım saat uzaklıktaki Milange’ye. Ve eğlence de buradan sonra başladı.

Mozambik; başkent maputo dışında ana yollarının çoğu asfalt döşeli, ama ara yollarınin hepsi de toz toprak bir ülke. Bu caanım yollarda ulaşım şekilleri de başka. Biryerden bir yere gitmek isteyenler belirli – bizim neden oralar olduğunu hiç anlamadığımız ama kesinlikle belirli - köşelerde ya da yol kenarlarında toplaşıyor, beklemeye başlıyor. Hava takribi 35 derece, kavrulma pahasına güneş altında bekleniyor. (tabii onlar buna kavrulma demiyorlar, güneş yanığının ne olduğunu tatmayan bir ırktan bahsediyorum, onlara sorsan hava normal, ne var ki? Hem hava 40 derece olsa noolur ! )
Bekleşilen noktaya doğru gelen kamyonetin sesi duyulunca herkesde hafif bir hareketlenme başlıyor. Şimdi arkası açık kamyonetleri düşünün, panelvan yani. Çoluk çocuk bebek tavuk kim varsa herkez itiş kakış arkaya doluşuyor. Oturabilen oturuyor, kalanı ayakta sallana sallana saatlerce yol alınıyor. Kimi kamyonet lüks, üzerinde branda ve yanlarında demirden çubuklar var, çukurlu yollarda ayaktaki adamlar tutunabilsinler, düşmesinler diye :)

Diğer ulaşım vasıtaları da yük kamyonlarının tepeleri ve tırlar. Evet o koca koca tırlar ancak 50 mt.de yavaşlayabiliyor, erkekler durmaya çalışan aracın peşinden koşturup şoför mahaline tırmanıp pazarlık yapıyorlar. Otostop yani aslında yaptıkları, ama bizim bildiğimiz anlamda değil, parasıyla.
Tırların hiçbiri bizi almadı, bir tanesi ‘yanlış anlamayın, polis çevirirse sizden para aldığımı anlar, arabaya yerli birilerini alırsam yanımda çalışıyor yada akrabam diye atlatıyorum ama siz çok beyazsınız’ deyince anladık sebebini. Kibar ve mantıklı bir açıklama :)

Milange’ye dönüyorum, polis kamyonetinin bizi bıraktığı yere. Buradan vasıta bulursunuz dedikleri yer durağımsı boş bir arsa, ortasında da yarı dolu bir kamyonet. Hadi bakalm dedik gittik yanına, fiyat fiks, pazarlık yapılmıyor, tamam dedik yapacak birşey yok. Birden gözüme ön koltuk takıldı, şoförün yanı boş, dedim buraya otursak. Tamam ama iki euro daha fazla ödemeniz lazım dedi. (kamyonet kasası 4 euro) Mocuba’ya gidiyoruz, yol uzun ve 6 saatlik stabilize. Üç katı bile dese gözümüzü kırpmadan vereceğiz, çantaları gönderdik kabinin üstündeki bagaj bölümüne, onlar da koca halatlarla bağlandılar sıkı sıkı, yerleştik şoför yanı VIP koltuğuna :)

Biz zannediyoruz ki çıkıyoruz yola 10 dakikaya, çıktık evet ama küçük kasabanın içinde 4 tur attık geri geldik boş araziye. Şoför de pek komik bir adamdı, oradan un alındı, buradan yumurta, keresteciye uğrandı, bir takım evlerin yanlarında duruldu, bir süre konuşuldu vs derken çıkamıyoruz kasabadan bir türlü. Kamyonetin arkası da bayağı doldu bu arada. ‘sen bizi kafalıosunuz galiba turistiz diye ama, anlıyoruz aynı yerde dolaştığını :) dedim sonunda, gülüştük, ‘yok yok, gidiyoruz 10 dk.ya’ :)

Bu sefer 10 dk gerçek oldu, çıktık yola, birkaç dakika sonra da asfalttan ayrılıp stabilizeye geçtik. Yarı gün ışığı yarı karanlıkta geçen ve tozu dumana kata kata ilerlediğimiz yolculuk gece 10’da sonlandı. Bu arada defalarca durduk, çantalardan bir düşer, çukur derin çıkar arabanın altı vurur, tekerde problem çıkar, birinin çişi gelir vsvs. Bir ara yağmur da başlayınca ben çantalardan umudu tamamen kesmiştim ne yalan söyleyeyim. Ben çanta derdindeyim, çoluk çocuk arkada ne alemdeler düşünmek bile istemiyorum. Akşam soğuğu, ıslak, çamur derken, Mozambik'te normal saydıkları bir günü daha geçti gitti.

Posted by arakhne 01:49 Archived in Mozambique Comments (0)

Toplu gösterim ve Malavi’ye veda

Likoma Island, Lilongwe, Zomba, Blantyre

sunny

Likoma Island
Chizimulu adasından 3 saatlik bir tekne yolculuğuyla adaya vardık. Kumsalda mango ağaçlarının altına kurulmuş bir kamp alanı, şahane gün batımları eşliğinde mangalda taze göl balıkları :) Daha çok özendirmeyeyim diye kısa kesiyorum.

Lilongwe Malavi’nin başkenti. Burada büyük shopping mall’lar, süpermarketler ve ülkedeki büyükçe şirketlerin merkez ofisleri dışında kayda değer bir şey göremedim. Bir haftadan fazladır o koy senin bu benim diye dolaştığımdan şehir görmeyi yadırgadım aslında, ilk gün tedirgin olup çıkamadım kamp kompleksinden. Ne yapacağım İstanbul’a dönünce diye düşündüm, şehir fobisi mi oluştu bende nedir. Trafik, kalabalık derken herşey üstüme üstüme gelecek muhtemelen. Neyse ki rotamın son noktası Cape Town, Afrika’nın en renkli şehri, orada tekrar alışırım karmaşık şehir haline, İstanbul’a zihnen hazırlıklı gelirim.

Lilongwe’nin halk pazarı görülmeye değer. Bir tarafta sebze, meyve, ananas gibi temel yiyecek kısmı, bir tarafta hırdavatçılara ayrılmış bir alan, ve bir tarafta da ikinci elciler var. Pazarda Zara’nın gece elbisesini bile buldum. Kendimi tutamayıp üzerime olacağını tahmin ettiğim siyah bir elbise de aldım. 1 USD’a :) şık bir elbise almak, onu daha sonra giyecek olmaktan daha çok eğlendirdi beni :)

Lilongwe’de şehir merkezine yürüyüşle 15 dk. uzaklıkta bir kamp yerinde kaldık. Başkent olunca şehrin şaşalı ismi, oda ücretleri de birden artıveriyor. Bu başkent de aynıydı ve kamp yeri ilk bakışta lüks diyebilirim. Ancak varışımı takip eden üç gün boyunca suların kesik olması, hostel halkının yıkanmak için yüzme havuzuna girmesi, bir de üzerine geceleri elektriklerin düzenli olarak kesilmesiyle ‘ben ne anladım bu başkentten’ diyerek isyan ettim. Topladık pılı pırtı, attık kendimizi bir kilise kompleksine. Burada bir gece dinlenip, su bulmanın heyecanıyla yıkanıp paklanıp Zomba’ya doğru yola çıktık.

Zomba ülkenin eski başkenti. Bu sebeple olsa gerek, Lilongwe’den daha küçük olmasına karşın, daha oturmuş bir şehir görüntüsüne sahip. Kaldığımız yer sıradan bir hosteldi, ama bu şehrin de aynı formatta bir pazarı vardı. Buradan sonra birkaç gün kamp yapmaya Zomba Platosuna çıkacağımız ve bu sefer kamp yerinde mutfak, tabak, ocak falan bulamayacağımızdan, Zomba pazar alışverişine keçi eti, tencere ve mangal maşası da eklendi. Tencere kısmı da günün en eğlenceli kısmı oldu. Esasen bizim istediğimiz formatta bir tencere bulamadık ama ‘şunun kulbunu çıkartsak, şu parçayı kenarlardan kessek de kapak yapsak, e kapağa bir de kulp taksak’ diyen ve mızıklayan beyaz kadına direnemeyen yerel imalatçılar, bize özel bir tencere yaratıverdiler. Alüminyum tencere, kapağı ile beraber 5 TL :)

Zomba Platosu yiyecek ve içecek stoğu ve çadırla gitmek için ideal bir yer; sadece ağaçlar, kuşlar, babunlar. Rakım dolayısıyla biraz serince olan bu tepelik bölgede tek şaşırtıcı unsur, ağaç ve su akan musluk dışında hiçbirşeyin olmadığı bu kamp yerinde, her daim duş için sıcak duş bulmaktı :)

Bir sonraki durak Blantyre. Burası hem Malavi için veda durağım. Son 5 günümü geçirdiğim bu güzel şehirde bir backpacker hostelinde kaldım. Buranın tek farkı gündüzleri normal görünen hostelin gece birden kalabalık ve anladığım kadarıyla popüler bir bara dönüşmesi oldu. Manzarayı şöyle hayal edin; fonda Bob Marley çalar, ellerinde içki kadehleri etrafı kolaçan eden bir grup ortayaşlı beyaz amca, süper mini etekli makyajlı ve topuklu ayakkabılı yerli kadınları keserler. Diğer taraftan genç yerli gençler de giyinmiş süslenmiş gelirler, onlar da yalnız beyaz kadınları izlerler ve yavaş yavaş masalara yanaşırlar. Tabii ki herşey sosyal arkadaşlık adına, başka bir niyetleri varsa namertler :) Benim için ise manzara pek bir acaipti; pazarlıkta anlaşamayan amcalar, hüsrana uğrayan yerli gençler, koca kahkahalarla ortamı çınlatan kadınlar derken pek eğlendim gece boyunca. Sabah oldu, neyse ki hostel normale döndü; gezginler, gönüllüler, rastalarıyla prim yapmaya çalışan yerliler ve bolca yol sohpetleri.

Blantyre’da da bir pazar buldum, ama bu alkolik bir Pazar. Tezgah aralarında küçük tabureleri olan, derme çatma naylon örtülerle kapatılmış küçük küçük barcıklar var. İçilen şey temelde bira ama şeklen farklı. Herkesin elinde 1 lt.lik karton kutularda bira. Meyve suyu görüntüsünde bu kutulardan bir tane de biz aldık eksik kalmadık J Chibuku birazı – markamız Shake Shake. Bu vitamin ve mineral dolu ‘şey’i sallamadan içmek mümkün değil, mayalanması henüz tamamlanmamış bu biranın tadı, ekmekle suyun karıştırılıp üzerine alkol eklenmişi gibi. Andrew kutunun yarısını azimle içti ama ben bir yudum aldım, mideyi bozarım endişesiyle devam edemedim. Onu bilmem de ben yollarda sefil olmadan, hint okyanusu sahiline ulaşmayı hedefliyorum, Mozambik sınır kapısı beni bekler.

Posted by arakhne 22:08 Archived in Malawi Comments (0)

filler ve çimenler

buket gezisinin en heyecanli anisi olmaya hak kazanmis hikayesini sevgilerle sunar :)

sunny 35 °C

Malavi’de gez dolaş yaklaşık 3 hafta geçirdik, bu arada sağda solda içinde yabani hayvanların da yaşadığı birkaç ulusal park alanı var ama ulaşımları çok eziyetli; kırk vasıta değiştir, yerellerden rehber tut, o çantanı taşısın, sen tepiş tepiş ter içinde tepelere tırman. O kadar eziyete değmez iki hayvan görmek için, görmediğimiz şey de değil dedik, göl kenarları dağ kasabaları derken pek keyifli zaman geçirdik.
Ülkeden çıkmaya bir hafta kala, yolumuz üzerinde makul uzaklıkta bir ulusal park alanı görünce, hadi dedik gidelim, bu kadar yakınına kadar gelmişiz madem.
Safari turları bana en baştan beri paralı turiste oynanacak en güzel oyun gibi görünüyordu ve öyle de. (bakınız: Buket’in masai mara macerası) Bu sebeple safari falan yok planda, kafam rahat, cüzdanım rahat. Maksat biz kamp yapalım, hayvanlar etrafta gezinsin, iki foto çekelim, değişiklik olsun.

Liwonde Park arazisinin kapısına gelmek için anayoldan içeri girmek ve 16 km. daha gitmek gerekiyor ama o istikamette vasıta yok. Otostop çekeriz, nasılsa bir yolunu bulur varırız kapıya dedik, düştük yola. Bindiğimiz dolmuş şoförü nereden geldik nereye gidiyoruz ahret sorularının sonunda ‘isterseniz götüreyim sizi kapıya kadar’ dedi. Hemen tamam dedik, fırsat ayağa gelmiş tepilir mi, pazarlıkla ücreti de düşürdük, harika. Bu arada ben düşünüyorum nasıl olcak bu iş; dolmuşun içindeyiz, arada binen inen oluyor ve kampın kapısı güzergahın tamamen dışında. Paranoyak Buket içimden ‘kandırmasın bu adam bizi’ diye bırbır söyleniyor bir taraftan. Dolmuş yol ayrımına geldiğinde ağzına kadar doluydu, daldık toprak araziye. Dolmuşun içinden birkaç şikayet eden ses tonunda konuşma geldi ama anlamıyoruz yerel dilde ne söylüyorlar. Bitmedi o 16 km, toprak yol off roada dönüştü, söylenen sayısı arttı, yarım saatte ancak kapıya ulaştık. O gece olup bitenler de sanırım dolmuştaki yolcuların gazabından oldu :)

Park kapısından sonra gitmemiz gereken konaklama yapılabilecek tek arazi, nehrin öte kıyısında. Önce parkın içinden 1 km.lik yolu yürümemiz, oradan da tekneyle nehrin karşı tarafına geçmemiz lazım ki Mvuu Kamp’a ulaşalım. (yerel dilde mvuu, hipopotam demekmiş, dolayısıyla ilk beklentimiz hipoları kamp içinde ortalıkta görmek)

Park bir nedir? Içinde vahşi hayvanların sere serpe yaşadıkları alandır. Peki biz ne diye yürüyelim bu parkın içinden ? Çünkü nehir kıyısına başka gidiş yolu yok. Araba bulsak şahane olacak ama pek akıcı bir trafik yok etrafta tahmin edersiniz, hatta ortalıkta bizden başka kimse de yok. Görevli abiye tehlikeli mi yürümek dedim, yok pek değil ama fillere dikkat edin, dedi. Ne demek pek değil, ne demek fillere dikkat etmek, o bana dikkat etsin, ben küçüğüm o büyük !
Başladık yürümeye, 1 km. normalde olsa olsa 15 dk. alır, ama sırttta 20 kg. çantasıyla 35 derece altında yürürsek olur o yol kan ter içinde 25 dakika. Yapacak bir şey yok, başladık yürümeye, dedik ki fil görürsek de çantaları atıp bir kenara kaçalım, ormanın içinde nereye kaçacaksak artık :) Neyse 15 dakika kadar yürüdük, fil mil yok ortalarda ama her bir çıtırtıya paranoyak paranoyak bakınarak gidiyoruz orman yolundan. Arada babunlar geliyor yakınımıza, biraz bize bakıp kendi hallerinde takılmaya devam ediyorlar. Babun dediğim; en küçüğü yarı belime kadar gelen devasa bir maymun türü. Kendilerinin yavrulama mevsimi herhalde, her üç babundan birinde anne karnına sarılmış minik bebekler var, çok sevimliler, uzaktan bakınca tabi :). Sorun; bu kadar bebiş babun yüzünden, ailelerin koruma içgüdülerinin normalden daha yoğun olması. Yalnış bir harekette bebeğini savunma derdiyle saldırmaları çok mümkün. O yüzden tedirgin, yavaş ama ritmik adımlarla yürüyoruz. Neyse ki yolun yarısında bir araba sesi geliyor arkamızdan da oh diyoruz. Bir pick-up, alıyor bizi kasasına, nehir kıyısına hemen ulaşıyoruz, 5 dakika içinde de tekne gelip bizi karşıya geçiriyor. Herşey organize, telsizli bir adam kullanıyor tekneyi, telsiz teknolojisi, organizasyon ve afrika – enretesan.

Kamp alanına ulaştığımızda öğlen vaktiydi, beyaz turistlerin hepsi usul usul yemeğini yiyor, en az 30 kişi var nizami dizilmiş masalarda yemek yiyen ve çıt yok. Çift renkli örtüleri olan tertemiz masalar, açık büfe öğlen yemeği, şık bardaklar falan, gittikçe enteresanlaşıyor burası. Sonra kitaptan kontrol ettim de günlüğü 250 USD’mış burada kalmanın, anlam buldu tüm bu yapmacık elitize haller. Neyse ki çadır kurmak 10 USD, barbekü odunları da şirketten :) Backpacker adının hakkını veren turistler olarak hemen ‘nereye kuralım çadırımızı’ dedik, kompleksin alanı çok geniş, yürüdük de yürüdük, arka taraflara açık diyebileceğim bir araziye geldik, 2 no.lu çadır alanına. Dediler ki bu ağacın dibine kurun çadırı, baktık kocaman yemyeşil bir ağaç, diğer ağaçlar nispeten yaprak dökmüş gibi, daha az gölgeleri var. Ah o anda nasıl oldu da şüphelenmedim ben !

Manzara değişik; burası lüks bir tesis ya, çadır alanları itinayla numaralandırılmış, hepsinin ayrı barbeküsü ve yanında yanmaya hazır bırakılmış odunları. Ve ne tesadüftür ki bizim dışımızda kamp yapan kimse yok :) İkinci şüphelenecek şey ve ben hala uyanmadım duruma !

Kurduk çadırı, hava kararacak iki-üç saate kadar, yavaştan ateşi hazırlarken yaban domuzları geldi, biraz dolaştılar etrafta gittiler. Veee ateş hazır, Duygu’nun Zanzibar’a getirdiği ve bir buçuk aydır yanımda taşıdığım bulguru pişirme zamanı da geldi :) Domates, patlıcan, soğan tüm tedarik tamam, ah bir de yoğurt olacaktı yanında. Ateşte bulgur pilavı pişerken, közde pişmiş z.yağlı patlıcan salatası da bize eşlik etti bir şişe kırmızı şarapla beraber. ‘Chicken and rice’ memleketlerinde dolaşıp, yokluklar içinden bu menüyü çıkartabilmek tarifsiz bir mutluluk. Bildiği, alıştığı lezzetler insanın elinin altında olmayınca, o bulgur bile nasıl başka bir anlam kazanıyor bilemezsiniz; anlatılmaz, yaşanır :)

Yemeği henüz bitirmiştik ki iki koruma ellerinde gaz lambalarıyla yanımıza geldi. Bir tanesini bizim çadırın tepesine ağaca astılar, aralarında konuşup bize iki tane bırakmaya karar verdiler, en yakın çitle kapalı ve korunaklı alan 30 mt. ötede, başka kamp yapan da yok ya etrafta. İkinci lambayı da ağacın diğer tarafına asıp gitmeden önce bize dönüp ‘fillere karşı önlem olsun diye iki tane bıraktık’ da dediler. Halen konuyu ciddiye almadığımızdan güldük, tabi tabi dedik, şarabı ve geyiği bitirip saat 9 gibi yattık.

Saatin kaç olduğunu bilmediğim gece vaktinde Andrew’un sessizce dürtmesiyle uyandım. ‘Sesler geliyor etraftan’ dedi, kulak kabartınca sanki arkamızdaki bir ağacın etrafında büyükçe bir hayvan dolaşıyor gibi geldi. Aman domuzdur yat uyu dedim uyku sersemi halimle. Kocaman açılmış gözlerle bana bakıp ‘domuzsa bile devasa bir domuz olsa gerek çünkü domuzlar ağaç yemez, hipo olmasın’ deyince farkettim ki sesler etrafta dolaşan bir hayvandan çok, ağaca yarı tırmanmış ve dalları kopartan yada yiyen bir hayvanmış gibi geliyor. Ne ola ki bu hayvan, hipo çimen yer, sesi de başka türlü bir homurtulu çıkar, fil de değildir herhalde, fil ağaç yer mi ki, ben ne biliyim?

Sesler yakınlaştı, çoğaldı, çatırtıların bir kısmı da çadırın ön tarfından gelmeye başladı. Andrew’la fermuarı açıp kaçsak mı sessizce çadırın içinde mi kalsak konulu kısa diyaloğumuzun sırasında aklıma Kenya-Lake Baringo’da beni uyardıkları geldi ‘yakınına hayvan gelirse içeride kal, sessizce bekle, çıkma’ Peki bekleyelim bakalm, %50 şansımız var ve herhangi bir hayvandan koşarak kaçmak bana pek de akıl karıymış gibi gelmiyor. O, merakına direnemeyip ‘şu fermuarı açıp ucundan dışarı bir bakayım’ dediğinde ben çoktan içeride korkudan cenin pozisyonu almış sinmiştim bile. Dışarı gözucuyla bakıp döndü de korkudan konuşamadı sanırım, eliyle ‘iki tane’ diye işaret etti, fil mi dedim, kafasını salladı, ‘içlerinden biri de bizim çadırın üzerine doğru yürüyor’.

Bundan sonra olup bitenler beş dakika mı sürdü, yarım saat mi söylemek pek mümkün değil. Bize doğru gelen o fillerin biri, korumaların bıraktığı ve hala yanan gaz lambasını taşıyan dalı kopardı, beraberinde çadırın üzerine dallar, yapraklar yağdı, bize gölge yapan ağacın dallarını delice çekiştiriyorlar, yeni dal parçaları, yeni sesler. Üç fil tarafından yenen bir ağacın altında, çadırın içinde büzüştük kaldık, etrafımız çevrili. Çadırın üzerine tonlarca ağırlıktaki bir hayvanın tek ayağıyla bile basması insanı öldürmeye yetecekken, düşünebildiğim tek şey beyaz bir balon oldu. Çadırı beyaz bir balonla korumaya aldım zihnimde, başka türlü kendimi sakinleştirmem mümkün değil. Gidecekler dedim, gidecekler bizle dertleri yok bu hayvanların’. Ne kadar sürdü bilmiyorum, yavaş yavaş ön taraftan gelen sesler ve düşen dallar azaldı. Açtık fermuarın ucunu dışarı baktık; o bize doğru gelen iki fil, esasen anne ve yavru filmiş, popolarını sallaya sallaya başka bir ağaca doğru gidiyorlar. Arkadaki ses de biraz uzaklaştı gibi sanki. Çadırdan usulca çıkmamız ve tesisin çitle kapalı olan kısmına muhteşem bir deparla koşmamız da 3 saniyemizi aldı sanırım.
Biraz sakinleşip kendimize gelince uzaktan etrafı izlemeye koyulduk. Toplamda 5 fil var ortalıkta, hepsi ayrı bir ağaca saldırmış, epey kalınca dalları bile hortumlarıyla çekiştire çekiştire kırıyorlar. Onlar ağaçtan ağaca geçerek uzaklaştıkça biz de çitli kısımdan araziye doğru çıktık, gülerek olup bitenleri izliyoruz. Tabi biz ileriye bakıp halimizle dalga geçmekten arkamıza bakmayı akıl bile edemedik, orta boyutlulardan bir tanesi o sırada arkamızdan bize doğru geliyormuş, kendisiyle hortum hortuma gelmekten kıl payı kurtulup tekrar çitli araziye geri koştuk. Tamam dedim, benden bu kadar.

10 dakika sonra alelacele pantaloon giymişler gibi görünen iki tesis koruması yanımıza geldi, ısrarla bizi de yanlarına kattılar, fillerin peşine düştük yine. Onlar yerden aldıkları büyükçe taşları kaçmaları için fillere doğru atarken (böyle kovalanırmış fil efenm), ‘iyi de biz niye sizinle geliyoruz ay !’ dedim. İçlerinden biri döndü, gülerek ‘bu da tesisimizin gece aktivitesi’ dedi.

Hayatta bir tek ‘kaliteli espri yapan yarı çıplak iki koruma’yla beraber gece yarısı fil kovalamadığım kalmıştı, onu da yaptım, sırtım yere gelmez artık :)

Posted by arakhne 03:34 Archived in Malawi Comments (2)

Ilala Feribotu ve Chizumulu Adası

sunny

Mzuzu, Malavi’de gördüğüm ilk medeni şehir. Burada bahsedilen medeniyet göstergeleri; banka, market ve restaurant :) Şehirlerle ilgili çok söylenecek bir şey yok, burası da geniş araziye yayılmış, yolları düzgün ve enretesandır güvenli bir şehir görüntüsünde. Buradan sonraki hedefim Malavi Gölü’nde bir hafta geçirmek olduğundan, Mzuzu’nun benim için tek önemi, anakaradaki para çekebileceğim son yer olması.

Nkhata Bay, Mzuzu’dan sonra kısa mesafede ulaşılabilecek göl kenarındaki büyükçe bir koy. Uzun caddesi (tek bir caddesi var zaten) sağlı sollu tezgahlarla dolu. Bu sokak pazarında; kurutulmuş balık, sebze (domates, biber ve soğan), türlü ikinci el kıyafet tezgahları, renkli sabun kalıpları, kızartılmış türlü hamur,börek, boyalı meyve suyu, hatta patlamış mısır, ne arasam var (ne arıyordum ki ben burada :)).

Bu küçük beldeye bu yoğun hareketi sağlayan ve bu pazarı bu kadar renkli yapan ana unsur, koyun İlala Feribotu’nun duraklarından biri olması. İlala; 50 yıllık geçmişe sahip, 3 katlı ve 250 yolcu kapasiteli bir feribot. Esasen İngiltere’de imal edilmiş, kısa süre orada kullanılmış, sonra sökülerek buraya getirilmiş ve gölde tekrar inşa edilmiş, kullanılmaya başlanmış. Günümüzde kimse, kuzeyden güneye uzanan Malavi Gölü rotasında durmaksızın ve bakıma alınmaksızın 500 kişiyi ve yüzlerce ton kurutulmuş balığı taşıyan bu feribotun çok güvenli olduğunu iddia edemez tabii :)

Feribotun gelişini beklemek için iki gün önceden Nkata Koyu’na bakan bir hostelde yerimizi aldık. Feribot iskeleye beklenenden beş saat gecikmeli vardı ve yaklaşık dört saat kadar yüklenmesi sürdü. Sonradan öğrendik ki bu yıl geçen yıllara kıyasla balığın en çok olduğu yılmış, bu sebeple feribotun ana yükünü oluşturan kurutulmuş balıklar bizden önce ekonomi class’da yerlerini almışlar bile. Biz first class mı second class mı alsak diye düşünürken görevli ‘first class alın’ diye diretti. Feribotun halini görünce sebebini anladığımız bu classifiye edilme halinden bu sefer şikayetçi değilim. Manzara şöyle; bindikten sonra ilk kattaki devasa balık balyalarından arta kalan dar koridordan bir üst kata, yani second class’a çıktık. Burada kuru balıkların yerini balık istifi olmuş insanlar aldı; kadınlar çocuklar koridorda yerlerde, bir kısmı uyuyor, bir tarafta leğenlerde çamaşır yıkayanlar. (Feribot uçtan uca ancak bir haftada gittiğinden ev gibi kullanılıyor her köşesi ) Kurutulmuş balık kokusu sarmış ortalığı, herşey herkes kokuyor sanki, ben de dahil. İkinci katı da insanlara ve çocuklara basmadan atlatarak geçilince, ulaşılan en üst kat ise meşhur first class. Tamamı açık olan bu katın, kaptan odasının yanında - hayrettir soğuk birası da olan - ahşap dekorasyonlu! bir barı bile var. Ancak first class lüksü buraya kadar, sonrası tahta banklar ve tabii ki gece misafirleri devasa hamamböcekleri :) Neyse ki burası aşağı katlar kadar kalabalık değil de yere uytu tulumunu koyup uyuyacak bir yer buluyorum.

Gün ışığında Chizimulu - kısaca Çizi - adasına varıyoruz. Ancak küçük bir sorunumuz var, adanın yanaşacak iskelesi yok, bu sebeple feribotun iki küçük (22 kişilik) kurtarma botu ile kıyıya çıkacağız. Botlar feribottan inenleri adaya götürüp, binenleri geri getiriyor. Bunu saatlerce yaptıklarından aceleye mahal yok, birinden birine bineceğiz elbet. Ancak biz bir avuç soluk benizli yolcu, yerel halkın doğuştan sahip olduğu tırmanma ve atlama yeteneğine sahip olmadığından biraz zorlanacağız gibi görünüyor. Ya bismillah deyip biraraya toplandık; bir güney afrikalı çift, 10 yaşındaki kızları, alman bir hatun kişi, hollandalı bir genç ve bisikletiyle beraber atlaya zıplaya ikinci katı aştık, oradan da balık katını.
Birbirimizi kollayarak gidiyoruz çünkü yerel halkın, özellikle de kadınlarının, birbirlerini ite kaka yarattıkları bu yükleme ve indirme karmaşasında kimsenin tek başına durması mümkün değil. Birimiz tekneye iniyor, diğerleri çantaları ve bisikletleri elden ele geçirip teknedekine imece usulü iletiyor. O harala gürele arasında bir kısmımız binebildi tekneye, bir kısmımız da ikinci tekneye kaldı derken hepimiz sağ salim adaya indik, kafalar sayıldı, çantalar sayıldı, eksiksiz gelmişiz :)

Çizi adasında kalınabilecek tek yer var; ‘Angry Nick’in yeri. Methini Mzuu’dan bu yana duyduğum Nick Abi İngiliz asıllı, adaya 16 yıl önce yerleşmiş. Tüm yokluklara rağmen mekanında oldukça eğlenceli biri gibi görünen bu güzel insan, anakaraya yani kendisi gibi Malavi’de işletmecilik yapan diğer avrupalılara ulaşınca birden değişip herşeyden şikayet etmesiyle anılıyor, angry lakabı ondan. Kendisine pek haksız diyemiyorum, ne de olsa Malavi’nin çalışma mantığının da diğer yerlerden pek farkı yok; tost istersin yumurta gelir, kahve istersin çay gelir, ya da hiç birşey gelmez. Çünkü menünün yarısı mutfakta ezelden beri hiç olmamıştır ve enteresandır çalışanlar bunu daha önce farketmemişlerdir, siparişin üzerine geçen yarım saatin sonunda birden anlarlar, bu sefer de masaya geri gelip söylemeyi unuturlar. (çantamdaki püsküütler ve fıstıklar boşa taşınmıyor yani :) ) Bu koşullarda 16 yıl boyunca sadece yerel halktan oluşan personelle, beyaz ve kaprisli turist kafilelerine hizmet vermeye çalışınca insan, yani gerçek tabiriyle savaşınca, çıldırmamak için arada birilerine çatıp kendini deşarj etmiş çok mu :)

Çizi adası keyifli küçük bir balıkçı köyünden ibaret, bu sebeple tüm ada kurutulmuş balık kokuyor. Bir yerden sonra alıştı burnum kokuya benim de, yapacak birşey yok. Kertenkeleler ve kurbağalar dolaşıyor etrafta, harika bir gün batımının üstüne yarasalar çıkıyor meydana. Burayı tanımlamak için ‘doğayla başbaşa’ diyeceğim, reklam jıngılı gibi olacak :p

Bakkalın birinde girdim su almak için, ‘su orada ya’ dedi gölü göstererek. Aynı gölde yüzmekte sorun yok, bulaşıkları ve çamaşırları yıkamakta da bir sorun yok, koca su hepsine yeter. Acaip olan, beyaz bir kadının (o ben oluyorum) yarı beline kadar göle girip çamaşır yıkaması oldu. Çevredeki küçüklü büyüklü çocuklar toplaşıp beni izleyip dikkatle izlemeye başladılar, en sonunda ‘bakacağınıza gelin de yardım edin’ deyince ben, gülüşüp kaçtılar :) Ah annecim benim, sen kızının gözünün içi gibi bak, elini sıcak sudan soğuk suya sokturma, o gitsin Malavi’de göllerde çamaşır çitilesin :)

Sonraki durak: Likoma Island

Posted by arakhne 06:34 Archived in Malawi Comments (3)

Livingstonia

ve t-bone

Malavi’ye girer girmez ilk ulaşılabilecek ve kalınabilecek şehir Karonga’ya varıyoruz, pek bir acelesi olmayan, kendi halinde bir şehir. Geniş bir araziye dağılmış gibi görünen bir evlerin arasındaki genişçe yollar bisikletlerle dolu. Pek yokuşlu yolları da yok, çok sayıda arabaları da. Sınırları geçip gittikçe değişmeyen Afrika’nın yavaş yaşam döngüsü burada da beni şaşırtmıyor, yani swahili kültürünün pole pole’sine (yavaş yavaş, aman aceleye gerek yok mantığına) devam.

Karonga’da bir gece kalıp Livingstonia’ya doğru yola çıkıyoruz, önce Chitimba’daki yol ayrımına varılıyor, buradan sonra yol; döne döne çıkılan toprak ve kayalık, haliyle biraz tehlikeli, 15 km’lik bir parkurla devam ediyor. Normal yani 4x4 olmayan araçlarla bu dağ yolunu çıkmak mümkün değil, sırtta çantalarla bu yolu tırmanmanın da yüce bir anlamı yok. Sağa sola soruşturduk, yukarı çıkmanın tek yolu, yol ayrımında durup gelecek ilk araca atlamaya çalışmakmış. Büyükçe bir ağacın gölgesinde sessizce bekleşen 15 kadar yerelin yanında yerimizi aldık. Şansımıza çok beklemeden - tepedeki kasaba merkezine kadar giden - bir araç durdu. 40 dakikalık hoplaya zıplaya ve toz toprak dolu kamyonet yolculuğundan sonra merkeze vardık.

Kasaba demişken tarifi daha ayrıntılı yapmam gerek, çünkü tüm bulabildiğim 4 tane püsküü ve kola satan küçük büfe, 1 kapalı restaurant. Biraz yürüyünce ise çok modern görünen koca bir hastane binası ve üniversite binaları. Yağışlı mevsimlerde dağ yolu kapanıyor ve onlar çevre şehirlerde bile bulunmayan olanaklara sahip bir hastaneye sahipler, inanması güç. Peki ne olmuş da bu fakir Khondowe dağ köyü bu hale gelmiş?
Köyün ismi İskoçya kilisesi misyoneri olan Dr. David Livingstone anısına değiştirilmiş, ancak Livingstone burada hiç yaşamamış. Yine aynı kilise misyoneri olan Dr. Robert Laws ve eşi buraya gelip, köyü yoktan var etmişler, halen eğitim veren bu üniversiteyi ve hastaneyi kurmuşlar.
Koloni zamanında ev olarak kullanılan taş binaların bir kısmı da halen üniversitenin kullanımında, Dr. Laws’ın yaşadığı ev ‘Stone House’ ise misafirhane olarak işletiliyor. 1903’de yapılmış taş ev, iki katlı enine uzanan yüksek tavanlı bu yapı, köyün en tepelik yerine inşa edilmiş. İçerideki tüm mobilyalar o günden bu güne korunmuş,

Sırtçantamı odaya atıp verandaya çıkınca, ‘insanın ömrü uzar burada’ dedirten bir vadi ve Malavi Gölü manzarası karşılıyor beni. Binanın bir odasında Livingstonia misyonunun derlediği, koloni tarihini anlatan bir müze var. Arka bahçesinde de yere hepsi birer metreden büyük harflerle yazılı bir mesaj. Belli bir açıyla bakınca yazı okunabiliyor, incilden bir bölüm adı. Hikayesi de şöyle; ülkedeki bir savaş sırasında ülkedeki yabancılar kaçarken İngiliz askerleri Dr.Laws’a da bir mesaj gönderip, kendisini de almalarını isterse açıklık bir araziye bir işaret bırakmasını isterler. O da uçağa İncilden - insanlar arasındaki barışa inandığını anlatan - bir bölümün adını yazarak mesajını gönderir ve bölgede kalır.

Misafirhanenin tüm gelirinin misyonerlerin kurduğu bu birliğe gittiğini söylememe gerek yok herhalde  Ha bir de, protestan kiliselerinin kollarından biri olan bu Bağımsız İskoçya kilisesinde de alkol kötülüklerin anası olsa gerek, geleneksel akşam birasını içecek bir tanecik bile yer yok koca köyde  Herhangi bir şey kurala-şarta bağlanınca, tamamen aksini yapmak üzere kodlanmış tarafım, çantadaki cini kolayla karıştırdı :p, kendini tekrara verandaya attı.

Stone House manzarasını görünce burada iki gece kalmaya karar vermiştik, ta ki gece karanlığı basana kadar  Davul sesleri geliyor uzaktan, ayin gibi, yerlilerin eğlencesi gibi, ama neredeyse gece yarısına kadar devam eden ve giderek yaklaşan uğultulu davul sesleri gibi. Evin ahşap olması ve o ahşap evlere özgü - ne idüüü belirsiz – seslerden bolca çıkartması da davul seslerine eklenince, bu şahane ambians bende sabah olur olmaz buradan kaçma hissi uyandırdı. Söylenilir mi bira yok diye, karıştırılır mı kola cinle, cin gibiyim tüm gece  Evin yakınlarında – haliyle - büyükçe ve bakımlı bir kilise var, gidip arınmak en iyisi.

Sabah erkenden çantaları topladık, 1894’de inşa edilmiş meşhur kiliseye turistik gezimizi de yapıp, tepeden 3 km. aşağıdaki ‘Lukwe Permaculture Camp’a, güneşin alnında haliyle kan ter içinde, vardık. Esasen bölgede iki tane kamp yeri var; biri backpacker hosteli olan Mushroom Farm. Bu tip yerler gürültücü avrupalı gençlerin doluştuğu mekanlar olduğundan, diğerini denemeye karar verdik.

Lukwe’nin Stone House ile aynı muhteşem manzaraya bakan 6 bungalowu var. İçleri oldukça zevkli ve tamamen doğal malzemelerle döşenmiş. Tesisin elektriği güneş panelleriyle depolanıyor, bu sebeple akşam saatlerinde gaz lambaları kullanılıyor. Restaurant kısmı ise klasik Afrika zevkinden oldukça farklı şık ahşap sandalyelerle süslenmiş. Tanzanya’nın ‘chicken and rice’larından sonra, akşam yemeği menüsünde harika pişirilmiş koca bir t-bone ile Amasra salatasına rakip bir salata, kahvaltısında da ev yapımı reçel ve gerçek filtre kahve gelince, burada planladığımızdan fazla kalmaya karar verdik.
Ertesi gün salatanın lezzetini de çözdük; tesisin içinde bir organik bahçesi var, mutfakta kullandıkları tüm sebze ve meyveler kendi bahçelerinden. Burada domates marul maydanozdan, ananas ve acı sivri bibere kadar akla gelen her türlü şey yetiştiriliyor. Saksıda çilek bulup aşırdığımı gören görevli, akşam yemeğinin üzerine koca bir tabak çilek ve böğürtlen bile getirdi.
Başka bir dünyadayım burada sanki; güleryüzlü ve ince düşünceli insanlar, izole ve huzurlu doğal ortam, temiz hava, bol güneş derken, hah biram da geldi 

Posted by arakhne 05:56 Archived in Malawi Comments (0)

Malavi giris

Malavi, gezi planlamamı yaparken adını duymadığım, hatta arayıp haritada bulmakta zorlandığım küçücük bir ülkeydi. Gezi kitapları burası için ‘Afrika’da seyahat etmesi en kolay ve güvenli ülke’ diyor, burada geçirdiğim bir ayın sonunda kitaplara ‘en keyiflisi’ eklemesini de yapmak istiyorum. Malavi, rotam üzerindeki - Uganda’dan sonra - en beğendiğim ülkeler sıralamasında Kenya’yı altedip ikinciliğe oturdu. Tanzanya’nın tozundan sonra yüzümü antibakteriyel sabunla köpürterek yıkamışım gibi gıcır gıcırım Mozambik’e geçmeye hazırlanırken. Ve o yüzden koca bir ay bloğa hiçbir şey yazmadım, safi keyfimden :)

Malavi’de her şehir ayrı bir havadan çalıyor, solistler değişmekle beraber derinlerdeki davulun sesi aynı, yani afrika ritminde dansa devam :)
Adaları, sakin dağ kasabaları, göl manzaralı köyleri, feribot maceraları, genelde şen şakrak, kimi zaman da şiir okur gibi dura dura konuşan insanları, şehirlerindeki tuhaf avrupai süpermarketlerin üzerine, ülkeden çıkışımdan birkaç gün önce fillerin çadır saldırısıyla da geziyi taçlandırarak tamamladım. Madem uzun uzun yazayım diye oturdum bilgisayar başına, önce vize kısmından başlayayım, fil macerası da ikinci yazı olsun. Esasen en son oldu olanlar ama tazeyken yazayim :)

Efenm ulkeye giriş: 100 USD, çok para, yani buralar için oldukça çok para, nedir bu yeryüzü mavisinin yeşilinin bizle derdi diye bir daha düşündüm, bilemedim. Ha bir de, bizler için gümrük kapısında ‘neyse ederi vereyim de geçeyim kardeş’ demekle olmuyor, vizeyi önceden almış olmak gerekiyor. Kapıda damga basan sayın görevli de damgayı basmadan şöyle bir süzüyor, soruyor soruşturuyor ‘bakalım ülkesinde gezmek için yeteri kadar kalifiye miyim’ diye. İş görüşmelerinde gerilmiyorum şu gümrük kapılarında gerildiğim kadar.

Bu arada avrupa birliği ülke vatandaşları ellerini kollarını sallayarak gümrüğe gidip neredeyse kafa selamıyla ve vize ücreti ödemeden geçiyorlar. Yani durum kim kimi ne kadar uzun süre sömürdüyse uzun vadede de o kadar çok fayda sağlıyor diye özetlemek mümkün. Bakıyoruz Malavi kimlerin sömürgesi olmuş vaktiyle, hah onlar ve kankalari geçsin, diğerleri ödesin para.
Misal, Osmanlı kaybetmeseydi toprakları da teknolojiyle kendini destekleyip ileri medeniyetler seviyesinde kalsaydı, çöküş dönemi yerine, mandamız altındaki ülkelere lütfedip bağımsızlıklarını verdiğimiz ‘özgürlük ve demokrasi’ dönemi yaşasaydık, bu yeni bakış aşısını modernize ve barışçıl toplum algısıyla süsleyerek gururla sunsaydık da geçmişin üzerini örtüverseydik, bu yeni çağa geçerken dünyanın üçte birine dilimizi ve kültürümüzü, kalan kısmına da dilimizden türetilen başka dilleri armağan! etseydik, kısmet işte :)

Tanzanya-Dar es Salaam’da Malavi büyükelçiliği, başvurumu takip eden 4. günde vizeyi verebileceklerini tüm ciddiyetleriyle deklare ettiğinde, Dar’dan halihazırda bayılmış bir insan olarak salondaki tüm nem üstüme yapıştı, kan akış hızım arttı, sinir hücrelerim uyarıldı, ama yapacak birşey yok, geldim buraya kadar, dönmek yok, alıcam vizeyi, teşekkür edip çıktım. Ertesi sabah da başvuruyu vermek üzere erkenden uyandım, Andrew da cinfikir insanı olarak ‘dur ben de geleyim seninle, belki bir faydam olur’ dedi, hadi bakalm dedik, sabahın kör saatinde konsolosluk kapısına dayandık. Aynı görevli kadın, aynı salon, verin formu da doldurayım dedim. Şöyle bir baktı, pasaportlarımızı istedi, evirdi çevirdi ve bir gün önce - 4 günden önce vize alamazsın - diyen o vize görevlisinin suratı, bir ingilizle beraber seyahat ettiğimi öğrenince hoop diye değiştiriverdi, sesi kibarlaştı ve bizi bekleme salonuna aldı. Bu arada kadın sohpete başladı ‘ay siz niye buralara kadar zahmet ettiniz, İngiliz vatandaşlarının ülkemiz için vizeye ihtiyaçları yok, gümrük kapısından geçebilirsiniz vsvs, hah dedim, birazdan kapının arkasına saklanmış yemenili orta yaşlı ve kesinlikle plastik terlikli bir teyze birden ortaya çıkıverecek ve taze demlenmiş iki bardak sabah çayı getirecek. (bu arada yazarken farkettim pek özlemişim pazar sabahı mutfaktan tüm eve çabucak yayılan taze çay kokusunu, hmmm) Odaya çay falan gelmedi tabii ama, yarım saat sonra bekleme salonundan konsolos yardımcısının odasına terfi ettik, sohpet eder ayağına ‘ne yapıyoruz, niye geziyoruz, hadi geziyoruz da bir tarafımıza birşey mi kaçtı da Afrika’da geziyoruz’ kısımları sorgulandı. (kahve anavatanındayız, o da yok) Kağıtlara birşeyler karalandı ve sonunda abi bizim zararsız turistler olduğumuza ikna oldu ki sohpet Andrew’a ‘, ne güzel kızmış bu, hatta fotoğraftaki sarışın hali daha güzelmiş, neden hala evlenmediniz, neyi bekliyorsunuz’a kadar geldi. O da ‘kendisi nişanlım zaten, seneye inşallah’ deyiverdi. Du bakam, konsolos yard. abinin bu bizi biran önce başgöz etme hali ve Andrew’un oyunu nereye gidecek.
Bekleme odasına geri alındık, 15 dk. sonunda da başka bir odaya, konsolosun odasına alındık. Hah dedim, kıyacaklar nikahı burada, üzerine de kokteyl babında meyve suyu; ananas-mango ne varsa artık :)
Konsolos bayan 40’larında, pek sevimli bir bayandı, benzer soruları daha kısaca sordu, önündeki kağıda birşeyler karaladı ve bekleme odasına geri alındık. (hala ikram yok :) Veee beş dakika içinde pasaportum Malavi vizesi basılmış şekilde teslim edildi, iyi tatiller dilekleriyle konsolos tarafından kapıdan uğurlandık.

Çıktım konsolosluktan, yüzüm beş karış, köşedeki kafeye oturuverdim, bir kahve aldım, bir tane de Andrew’a ısmarladım, yoook dedi, ‘öyle bir kahveyle falan kurtulamazsın, 4 gün yerine 1 saatte aldım vizeni’ Benim yüzüm hala gülmedi, içim buruk, onun neşeli haliyle didişemeyeceğim. Yalnız olsam Afrika’da bile ikinci sınıf insanım, yanımda avrupalı biri olunca ivedilikle birinci sınıfa terfi ediveriyorum. Parası olanın çifte standart görmesine caanım ülkemden alışkınım ama, bu ırkçı temelli çifte standart midemi bulandırıyor, çok sinir bozucu oluyor. Ah Osmanlı ahh ! :p

Posted by arakhne 03:13 Archived in Malawi Comments (1)

Tanzanya Part – 7

Moshi, Arusha, Dodoma, Mbeya ve nihayet kapanış yazisi

sunny

Bu sehirleri kisa kisa gececegim, daraldim bu ulkeden
Moshi’de Kilimanjaro var, bir de güzel kamp alanları ve gitmediğim görmediğim bir şelalesi var.
Arusha’da Meru Dağı var. Daha önemlisi, burası Kilimanjaro’ya tırmanışa ve Serengeti’ye safariye gelenlerin gördüğü son medeni yerleşim yeri olduğundan, bankası, marketi, hatta şarap dükkanı bile var. Kitapların abarttığı ve çokça uyarıldığım kadar tehlikeli bir şehir değil, hatta bu dört şehir içinde en sevimlisi.
Dodoma’da hiçbir şey yok, başkent olup da bu kadar acıklı yoksunlukta görünen bir şehir olmamalı. Başkent denen yerin bir ağırlığı, gri de olsa havasının bir rengi olmalı. Burasıysa sadece kum ve toz fırtınası.
Mbeya ise hiçbirşeyden de öte, sadece Zambia ve Malavi sınırlarına en yakın -görece- büyük bir yerleşim yeri .Benim için önemi ise Malavi sınırına 3 saat kalmasının keyfini çıkarttığım şehir olmasıdır :)

Kapanış - Tanzanya genelinde;

- Yemek; tavuk-pilav, et-patates kızartması, balık-pilav, karides-patates kızartması şeklinde uzayıp giden menülerin hepsi uygun fiyatlı. Tüm et çeşitleri ucuz. Keçi eti yaygın, her yerde lezzetli olmuyor ama her daim taze. Buzdolapları olmadığından olsa gerek günlük kesilen etler, istenen kilo kadar porsiyonlara ayrılıp yarım saat içinde pişip geliyor. Elle yemek makbul, çatal bıçak heryerde bulunmuyor. Kürdanları ustaca kullanarak ülkeye yeni yeme stilleri armağan etmek mümkün.
- Yollar tozlu, otobüsler pis, yollar uzun, otobüsler eski, yollar bitmiyor, otobüsler ...
- Hint yemekleri lezzetli, hintlilerin işlettiği bakkallar daha çok çeşit barındırıyor, işlettikleri hosteller makul, hintlileri seviyorum ! diye bağırmak istediğim zamanlar oldu.
- Ülke halkı sevecen. Son hafta ülke geneline sabrım iyice tükendiğinden, ısrarcı tavırlarına ters cevap verdiklerim oldu. Onlar yine de güldüler, tamam abla neden kızıyorsun ki, dediler. Diyemedim ki bu nasıl komünist düzen, nasıl yaşıyorsunuz herşey aksak, içime fenalıklar geldi.
- Ortalama yaşam süresinin 50 yıl. Doğumlardaki ölüm oranı %10, hastalık kaynaklı yetişkin ölüm oranı da %50’lerde.
- Çöp yakmak ülke çapında bir rituel. Belediye süresiz tatile çıkmış olsa gerek, şehir sokaklarında uluorta çöp yakmak ise yaygın uygulama. (Greenpeace atık yönetimi kampanya sorumlusu arkadaşlara sevgilerle :) )
- Fotoğraf çekmek, özellikle müslüman ağırlıklı sahil kesiminde, sorun olabiliyor. Çaktırmadan çekmek ya da sorarak çekmek en mantıklısı. Çaktırmadan çektiğimi zannederken, fotografının çekildiğini anlayanları da ikiye ayırabilirim; çok kızanlar ve karşılığında para isteyenler.
- Swahili dışında resmi dil yok, bu da ingilizcenin pek işe yaramaması demek. Turistik yerlerde anlaşmak bir nebze daha kolayken; yerel restaurantlar, bakkallar, eczaneler, meyve-sebze pazarları ve sokaktan alınan tüm yiyecek ve içecekler için biraz da olsa swahilice bilmek gerekiyor. Tuhaf ama rakamları parmakla gösterdiğimde anlayamıyorlar. Acı koymayın ve bira soğuk olsun demeyi bilmekle temel iletişim kuruluyor :)

Ve çok lazım değilse; Dar, Zanzibar ve Arusha dışındaki şehirlerine gitmeyin, ben hepinizin yerine gezdim gordum, bisi yok :)

Posted by arakhne 08:03 Archived in Tanzania Comments (2)

Tanzanya Part – 6

Ve türkler adaya gelir :)

Gelmek de nasıl gelmek; Kızların çantasından çıkanlar; rakı, üç çeşit beyaz peynir, iki çeşit zeytin, sucuk, pastırma, ekmek, z.yağı, antep fıstığı, bademleri. Dahası da var; çay, porselen demlik, türk kahvesi, cezve ve kahve fincanları :) Bir gün yeşil zeytin ve beyaz peynir yediğim için mutluluktan gözlerimin dolacağını söyleseler gülerdim. Duygu’nun aklına, gönlüne sağlık :) Zaten insanın kendi anadili gibisi yok, türk kahvaltısı ve rakısı gibisi de yok.

Bol bol kumsallara yayılındı, okyanusa girildi, gelgitler izlendi. Deniz kabukları ve kültablası yapmak üzere de hindistan cevizi kabukları toplandı. Tanzanya biraları ve tropik kokteyller eşliğinde güneşler batırıldı. Geceler oldu, güney yarımkürenin yıldızları sayıldı. Uzuuun uzuun ve leziz türk kahvaltıları yapıldı. Baraküda akşam rakısına meze oldu, sucuklar da gecenin kamp ateşine. Bulunan her tür değişik meyve ve yiyecek denendi, kollu bacaklı deniz ürünleri yendi, üzerine türk kahveleri yapıldı, fallar bakıldı :) Alışverişler yapıldı, pazarlığın dibine vuruldu, yağlıboya masai çizimleri, abanoz havanlar, kolyeler, kangalar ne bulunsa alındı, paralar bitirildi :) Çoooook gülündü, çoooook eğlenildi.

Sadece keyifli zamanlar için hızlı işleyen ‘geliyorlar geldiler’ ile ‘gidiyorlar’ arasındaki sürenin bitiminde, bendeniz elimde küçük bir şişe z.yağı, zeytinlerim ve çeyrek şişe Tekirdağ rakımla mahsun bir surat ifadesiyle kalakaldım. Geldikleri gibi paldır küldür gittiler.

Onların gelişiyle gezgin modundan tatilci moduna geçmekle ben de çok eğlendim. Fazlalıklarımı kızlarla Türkiye’ye gönderirim diye düşünerek gezi normalimin dışına çıktım; ben de tasasızca deniz kabuğu topladım, alışverişler yaptım.

Grubun gözlemlerine göre, gelişlerinin ikinci gününde sonra da buraların tembel ruhundan sıyrılıp biraz biraz özüme dönmüşüm, planlar yapmaya başlamışım. Ben bu iki buçuk ayda Afrika’nın ağır aksak ritmine ayak uydurmuş, yavaş yavaş kendimi esnetirken, onların gelişinin fikri bile bende ‘uyanır uyanmaz koşmaya başlamak’ gibi bir etki yaratmıştı. Onlar da karşılarında hiç alışık olmadıkları bir Buket görünce yadırgamışlar tabii, etkiye tepki.
Bunlar benim üzerinde düşünmediğim ayrıntılardı, yaşam hızımdaki değişimin bu kadar büyük olduğunu onlar söyleyene kadar farketmemiştim. Neyse ki yolcu ederken, öze dönen o telaşe memuru, plan program sorumlusu Buket’i de sırt çantalarının bir gözüne koyup gönderdim de rahatladım. Ne de olsa, İstanbul’a dönene kadar ona ihtiyacım olmayacak, gereksiz ağırlık :)

Posted by arakhne 08:00 Archived in Tanzania Comments (1)

Tanzanya Part – 5

Zanzibar’a Türk çıkartması öncesi

Herşey ben yola çıkmadan önce Özen’nin ‘sen afrikaya gidiyorsan, biz de tatile oraya gelelim o zaman’ demesiyle başladı. Duygu hemen katıldı, Ali de neden olmasın dedi. Bana da mekanı seçmek kaldı. Gidilebilecek en mantıklı ve ‘turistik’ tatil mekanı; Tanzanya’nın palmiye ağaçlarıyla dolu ve beyaz kumsallı tropik adası ‘Zanzibar’. Herkes onay verdi, biletler alındı ve grubun gelişi ben tozlu Afrika yollarına düşmeden önce organize ediliverdi.
Esasen arkamdan birilerinin – kısa süreli tatil için bile olsa - gelecek olması fikren beni çok rahatlatmıştı. Eşyalarımı düzenlerken bir kısmını ‘bunu da siz getirir misiniz’ diye şımarmak suretiyle arkamda bırakmıştım. (o günlerde gönlüm tipik bir kadın olarak herşeyi taşımak istiyordu, ama çanta kapasitesi belliydi, malum. Şimdi mi, bu konuda hala pek normal!leştiğimi söyleyemem :) )

Peki Türklerin Zanzibar çıkartmasının sonunda neler oldu; kıyafetlerimin yarısını Türkiye’ye geri gönderdim, Özen’nin sırt çantasını sırtından kaptım, kendiminkini ona verdim, Çağlar’ın gönderdiği şahane çadır ve matı yeni ve büyük çantama bir güzel bağladım, Duygu’nun getirdiği bulgur, z.yağı, çay ve türk kahvesini muhtelif gözlere tıkıştırdım ve Ali’nin getirdiği tekilayı da kalan son boşluğa teptim. 9. günün sonunda eskisinden daha büyük, ağır ancak içerik açısından zengin ve mutlu bir sırt çantam oluverdi :) Peki bu arada neler oldu ?

Afrika’nın sıcak, bunaltıcı havasına, tozuna, ısrarcı insanlarına, yavaş ve aksak vasıtalarına, yemeklerine alışan ben, misafirlerimin gelişine bir hafta kala iyiden iyiye paniklemeye başladım. Nerede ineceklerini, hangi vasıtaya bineceklerini, kaç para vereceklerini tek tek mail attım. Bunun dışında ve buranın koşulları altında, elden başlarına herhangi bir aksaklık gelmemesini dilemekten başka da birşey gelmiyor.

Grubun gelişinden bir gün önce, kalacağımız otelleri ayarlamak üzere Andrew’la beraber Zanzibar yoluna koyulduk. Adaya gitmenin en kısa ve acısız yolu 2,5 saat denen ancak 3,5 saatten önce adaya varamayan feribot. Feribota binmek için de gerçek bir savaş vermek gerekiyor. Bu hatta iki tip feribot işliyor; yavaş ve hızlı. Hızlı ve daha eliyüzü düzgün olana bilet almak isterken, aynı fiyata hatta daha fazlasına, yavaş olan feribota bilet alıp, paldır küldür bindirilmek ise çok mümkün.
Mekanı şöyle hayal edebilirsiniz; asfalttan dalgalar halinde sıcak yükselir, feribot satış ofislerinin önü komisyoncular, taşıyıcılar ve taksi şoförleriyle doludur. Beyaz ve şaşkın turistleri taşıyan taksi, ağır ağır ofislerin önüne doğru yanaşır ve tam olarak ortalarında durur. İşte bundan sonra kare aniden hızlı çekime geçmiş gibi hareketlenir. Komisyoncular, çanta taşıyıcıları, ofis çalışanları, su ve fıstık satıcıları, kısaca etrafta kim var kim yoksa taksinin çevresine üşüşür. Anlaşılmayan bir ingilizceyle bağırış çağırış konuşan bu topluluk, konuyu iyiden iyiye galeyana getirmek için, bir taraftan bagajdaki çantalardan, bir taraftan da koldan bacaktan çekiştirmeye başlar, talihsiz turistleri kendi anlaşmalı ofisine götürmeye çalışır. Sabırlı ve sakin olan beyazlar kazanır, panikleyenler kaybeder :)

Bu şahane sahneden sonra binebildiğimiz feribotla adaya batı tarafından, Stone Town’a yanaştık. Stone Town, Dünya Mirasları listesinde ve birçok binası bu sayede alınan fonlarla restore edilmiş. Labirent gibi sokakları fotoğraf çekmek için çok müsait, çarşıları, sebze, meyve pazarları, her tür deniz ürününün kızartılarak satıldığı sokak tezgahları da düşünülünce, sıkılmadan birkaç gün kalınabilecek bir yer.
Sorun adanın diğer taraflarına gitmek isteyince başlıyor çünkü halk vasıtaları yavaş ve çok seyrek. Biz de tek mantıklı yol olan araba kiralamayı seçtik. Adada ucuz olan tek şey araç kiralamak, günlük 25 USD’a bir jip kiraladık ve 7 USD’a da sadece bu adada kullanılabilecek sürücü belgelerimizi aldık.

Adanın kuzey sahilleri; Nungwe ve
palmiyelerin gölgesinde, turkuaz hint okyanusuna karşı ve beyaz kumsalların üzerinde ağır ağır içki yudumlanabilecek bar ve restaurantlarla dolu akıl almaz fifirik bir yer. Bu tanımlamayla insanın gözünün önüne tur broşürleri geliyor biliyorum ama burası tam olarak öyle bir yer. Ve tabii ki Tanzanya’nın diğer kısımlarından da çok ayrı bir havada ve fiyatta. Herşey turistik mantıkla ve özenle düşünülmüş. (Bu noktada ‘ayrı fiyatta’ ile ne demek istediğimi açmak isterim; Tanzanya genelinde konaklamalar 10 TL-15 TL, bir akşam yemeği max. 5 TL, bira da 1,5 TL. Zanzibar’da konaklama ise min. 45 TL, akşam yemeği 10-15 TL ve bira da 3-6 TL. )

Kuzeyde kalacak oteli ayarladıktan sonra, doğu tarafındaki yeri de ayarlamak üzere tekrar arabaya binmemizle tekrar durmamız bir oldu. Polis kontrolü, direksiyonda ben varım ve diyalog şöyle gelişti;
ehliyet (adanın verdiği kağıdı uzattım)
araç kiralık mı? (‘e haliyle’)
pasaportun ? (ismime ve fotografıma bakacak herhalde ‘hmmm, pasaport arka koltuktaki çantamda, bir dakika’ indim arabadan, açtım çantayı, verdim pasaportu, geri bindim)
arabadan indiğinde arabanın kontağını kapatmadın? (‘pardon?’)
şoför arabadan inerken kontağı kapatmak zorundadır, trafik kurallarımızın bilmemkaçıncı maddesinde bu konu açıkça yazar ve şu anda ada kurallarına göre suç işlemiş bulunuyorsun (‘pardon anlayamadım ???’)
bugün günlerden cumartesi, şimdi aracınıza el koymak durumundayım ve beraber karakola gitmemiz gerekiyor. (‘nasıl yani ?’)
amaaaa, isterseniz konuyu daha basit bir yolla çözebiliriz. (hah, sadede gelelim :) ‘ne kadardır bu basit yol ?’ )
50.000 Tsh ( yok artık ‘wallahi o kadar para yok üzerimde, 10.000 versem ?’)
Tamam anlaşamayacağız galiba, ben işlemlere başlayayım (‘tamam tamam 30.000 nasıl?’)
Anlaştık, biz sizi görmedik, siz de bizi ! (‘teşekkürler memur bey’ ‘hayırlı günler !’ */&*é”+&’^+%&=)/&%%&/ )

Bu diyaloğun üzerine sadece 5 dk. geçmeden sonra ikinci bir polis noktası ! Bu sefer neme lazım diyerek baştan kontağı kapattım, aynı belge kontrollerinin ardından bu sefer polis camdan elini sokup kornamın çalıp çalmadığını kontrol etti ??? Aranıyor, dolanıyor, baktım iş uzayacak ve mutlaka bir şey bulacak, hemen ‘ben de Türküm ve hatta biz de müslümanız biliyor muydunuz’ diye giriştim. Bilmem bu müslüman oluşum mu etkili oldu, yoksa polise muz ikram etmem mi, ‘iyi yolculuklar’ deyip bıraktılar. Polislerin görüş noktasından uzaklaşır uzaklaşmaz Andrew direksiyona geçti, ‘bir de ben deneyeyim’ dedi. Ve sonraki kontrollerde bu kadar sorun yaşamadık. Zanzibar polisleri kadın şoförleri kolay yem olarak gördüklerinden durduruyorlar herhalde dedik. Ben de daha fazla para kaptırmayalım diye, bir daha da arabanın direksiyon olan tarafına geçmedim.

Adanın güney sahilleri; sadece bu adada yaşayan kırmızı göbekli maymunların görülebileceği bir orman, baharat bahçeleri ve bir de dolphin merkezi. Adanın doğu kısmında ise göz alabildiğine uzanan palmiye ağaçlarının gölgesinde geniş ve huzurlu bir kumsal var. Ancak burada rüzgarın daha çok olması ve gelgitin kuzeye göre daha uzun süreli olması yüzmeyi zorlaştırıyor.

Posted by arakhne 07:54 Archived in Tanzania Comments (2)

Tanzanya – Part 4

Dar es Salaam yolu

sunny

Singida’da kaldığım otelin rahat olması, benim çook yorgun olmamla birleşince ülkedeki ilk tembellik hakkımı burada kullanmaya karar verdim. Yayıldım oteldeki bir koltuğa, ben kahve istedim, onlar çay getirdi, yemek dedim yine çay geldi, bir anlaşamama hali aldı yürüdü, ama dert etmedim, tüm gün birşeyler yapıyor görüntüsünde hiçbir şey yapmadım. Yaklaşık 1 km. ötedeki şehre yürüdüm, yolda sağa sola kondurulmuş gibi duran ve kesinlikle buraya ait olmayan kayalıkları seyrettim. Çok yorulduğuma karar verip biryerlerde oturup dinlendim, geri yürüdüm ve günün sonunda; görünüşte hiçbirşey yapmadığım bu günün bile aslında yorucu olduğuna kanaat getirdim. Sadece durmak en iyisi ve günbegün iyiye gidiyorum. Afrika’da ‘takılma’nın birinci kuralı ‘pole pole’yi hayata geçirdiğimden beri hayat kolaylaştı. Onlar dert etmiyor, ben dert etmiyorum, ama işler bir şekilde yürüyor J Senelerdir Uğraş’ın ve Çağlar’ın bana anlatmaya çalıştığı bu ‘tembellik erdemi’ni keşfetmekten çok memnunum. Ve evet, artık ‘bu bir erdem ve her insanın tatmaya ihtiyacı var’ diyebilirim, özellikle de benim gibi obsesif konsultif olanların.

Singida’nın keyifli ve görece yorucu! zamanlarından sonra 9 saatlik Dar es salaam (kısaca Dar) yoluna hazırdım.

Yol düzgün ve otobüs temizdi, pek şaştım :)

Ülke hakkında kısa tarihçe; Afrika yerlilerinin rahat edemeyip bir oraya bir buraya göçen yerlilerinin bir kısmı buraya (doğu afrika kıyılarına) kadar gelir. Arapların ticaret derdinde olup da kıyı kıyı gezenleri de bölgeye yerleşmeye başlayınca, bu iki kültür birleşir ve ‘swahili’ kültürünü oluşur. Vasco de Gama 1500’lerin başında doğu afrika kıyılarını keşfeder, Portekizlilerin ele geçirme, arapların ticaret mantıkları pek birbiri ile uyuşmaz ama işgal işgaldir. Kenya’da olduğu gibi ve Tanzanya kıyıları da Portekiz egemenliğine girer. (o zamanki adıyla Tanganyika). Umman kralı bölgenin yardımına yetişir ve onların yardımıyla Portekizliler okyanusa dökülür. Ancak bu sefer 1890 Brüksel Konferansı ile Doğu Afrika’ya Almanların yerleşmesi uygun görülür. Ve ardından 1.dünya savaşı sonunda da çıkartılmaları. Onların yerini İngilizler alır. (Yine bu dönemde Burundi ve Rwanda ülke topraklarından ayrılmış ve Belçikalılara verilmişler. Belçikalıların Ruanda’ya ettikleri konusu için bkz: ‘Ruanda soykırımı’ )
42 yıllık İngiliz sömürgesinden 1961’de çıkan Tanganyika, diktatörlükle yönetilmeye başlar. 1963’de Zenzibar da bağımsızlığını alır ve 1964’de Tanganika ile birleşir, ülkenin yeni adı da Tanzanya olur.

Günümüzde, diğer partiler de varmış gibi görünmekle beraber, ülke bağımsızlığını aldığından beri, tek partili (CCM) siyasi hayatı mutlu mesut devam ediyor. Tanzanya’nın şimdiki devlet başkanı Kikwete, 5 yıl önce göreve gelmiş ve 2010 seçimlerinde de aday. Kazanmaması için siyasi ya da sosyal bir engel görünmemekte, görünse de kısa sürede görünmez hale getirileceğine şüphe yok :)

Dar, 1980’lere kadar ülkeye başkentlik yapmış. Yönetim birimleri yeni başkent Dodoma’ya taşınsa da, ülkenin kalbi, en büyük liman kenti Dar’da kalmış. Şehir, Tanzanya sınırları içerisinde görülebilecek en modern şehir diyebilirim. Hatta, insanın safari’ye ya da Kilimanjaro doruklarına çıkası yoksa, ülkenin diğer şehirleri görülmeye gerek duyulmadan birkaç gün kalmak ve Zanzibar’a feribotla geçmek için gelinebilecek yegane şehridir de diyebilirim. Kendime diyemediğim ve halen çözemediğim tek şey ise; neden bir aydan fazla süredir, azimle bir sonraki şehrin bir öncekinden daha keyifli olacağını umarak, Tanzanya yollarını arşınlamamdır. Beni yakinen tanıyanlar bunun tek olası sebebinin – zaman zaman manasız kaçan - inadım olduğunu hemen anlayacak, tanımayanlar ise bu yazılardan sonra beni tanımamayı yeğleyeceklerdir :)

Dar’a ait kısa bilgiler;
- Trafik felaket, şehre girmek en az bir saat, çıkmak 45 dk.
- Supermarket yok, hatta market de yok, islami bakkal çok
- Nemli, rutubetli havanın basıklığını sivrisineklerle şenlendiren bu şehirde, cibinliksiz odada uyumaya çalışmak, biz sıtma tehdidi altında gezinen turistler için tam bir delilik.
- Taksilerle pazarlık etmek şart. Söylenen fiyatlar, olması gerekenin genelde iki katı. (bu madde tüm ülke için geçerli olup, 1 lt. su fiyatında dahi geçerli.)
- Ve günün sonundaki o bir şişe bira için yalvarmak boşa. Koca şehirde otel zincirleri (Mowempick, Holiday Inn) dışında alkol bulmak mümkün değil. Zaten olsa da satacak supermarket yoktur, market de yoktur demiş miydim ?
- Pardon pardon, ‘mosque street’in hemen arka sokağında, ‘islam street’e yakın bir yerlerde bir lokal bar var ancak orada da sigara içmek yasak. Bunun dışında ramazan ayı değilse ve karanlıkta mekanı bulmak başarılırsa, sahilde garsonlarının her daim sarhoş olduğu ve siyah kadın ve uyuşturucu ticaretinin yapıldığından şüphelendiğim lokal bir mekan da var. Neyse ki beyazlarla ilgilenmiyorlar :)
- Yağmurdan sonra şehirde ayakkabı yerine sandalet giymekte fayda var, ayakkabılar haddinden fazla ıslanınca kurutmak zor.
- Şehir merkezinde uzun bir Hint sokağı var; gerçek çiçeklerden harika kokan kolyeler yapan kadınlar, dolayısıyla tapınaklar ve bol baharat kokulu restaurantlar.
- Şehirdeki en lezzetli yemeği de yine hintlilere ait bir sokak restaurantında buldum. Sokağın köşesine koca koca barbeküler düşünün, üzerinde de et, tavuk, balık farklı soslarla kızartılıyor. Masalar kaldırımda ve her daim kalabalık. Tane kimyonla karıştırılmış yayık ayranına benzeyen bir sosları da var, yoğurt görmediğim onca memleketten sonra buna tamah etmek acı, ama hiç yoktan iyidir :)

Posted by arakhne 07:48 Archived in Tanzania Comments (1)

Tanzanya – part 3 (Kahama’dan Singida yolu)

Kahama’dan ayrılmaya çalışmak, oraya varmaktan daha zor oldu. Otobüs garında söylenen, Singida’ya sadece bir tane otobüs olduğu, onun da sabah 6’da hareket ettiğiydi. Genelde yalan söylediklerine çok emin olduğum otogar komisyoncuları bu sefer yüzümü kara çıkarttılar. Ben nasılsa başka bir vasıta bulurum diyerek sallana sallana kalktım, kahvaltı ettim derken saat 10 oldu ve otobüs durağında ne dolmuş ne de otobüs kalmamıştı. Bir an gözümün önünden siyah su tankı geçti, hemen en yakın noktaya giden otobüsü sordum, saat 12’de Nzega var dediler. Tamam, şahane, Nzega benim gitmek istediğim yerle, bulunduğum yerin arasında bir yer. Kitabımda da orayla ilgili iki satır yazı buldum, aç açıkta kalmam dedim, aldım biletimi. Az acılı bir yolculukla iki saat sonra oraya vardım ve Singida otobüsü için başka bir bilet aldım. Otobüs yolda, birazdan gelir dediler. Bu ‘birazdan’ bir önceki ‘birazdan’ biraz daha uzun sürdü. Ben ha geldi ha gelecek diye gardan ayrılamadığımdan, bulduğum plastik sandalyeyle türlü şekillerde bütünleştim. Acıktım, - çatal teknolojisi henüz buralara kadar gelmediğinden – kürdanları chopstick gibi kullanarak patatesli yumurta yemeye çalıştım, sonra da uçuşan kara sineklerin hayatlarının ne kadar da zor olduğuna yoğunlaşmaya çalıştım (bu anın fotosu da arşivde mevcuttur)

4. saatin sonunda biryerlerde otobüs gelince beynime de tekrar kan geldi sanki, heyecanla kalktım, itiş kakış bindim. Bindim de oturmak ne mümkün. Tüm koltuklar dolu olduğu gibi koltuk araları da kadınlar ve çocuklarla dolu. Bundan sonraki yol en az 4-5 saat, ayakta gitmek kabus olacak. Benim koltukta yayılmış oturan kadının biletine baktım hırsla, onda da aynı koltuk numarası yazıyor. Muavine çemkirdim, pencereden bilet satan adamı gördüm, ona da söylendim ‘nerede benim koltuğum bırbırbır’ dedim ama nafile, yapacak bir şey yok. 4. saatin sonunda binmişim, hayatta da inmem, ayakta mayakta gidicem bir şekilde. Ben ve otuz kadar ayakta yolcuyla hareket ettik. Neyse ki yolun yarısında üzerimden atlamak suretiyle otobüsten inmeyi başaranlar oldu da, ben de bir koltuk bulup oturabildim. Taaa ki camdan koluma bacağıma tırmanmaya çalışan kalabalık hamamböceği ailesini görene kadar. Hemen yerimi ayakta duran başka bir kadına verdim, neşeyle ayaktaki pozisyonumu geri aldım :)

Singida’ya vardık, bulduğum orta kalite bir otele kendimi attım, sıcak bir duş ve yemek bulmanın keyfini çıkarttım.
One more Serengeti please :)

Posted by arakhne 09:42 Archived in Tanzania Comments (0)

Tanzanya - Part 2 (Benako’dan Kahama’ya)

Benako’ya indiğimizde ortalarda dolaşarak otobüs bileti satan bir adam, elindeki listesiyle bizi bekliyordu. Arabadan inince yanımıza gelip, bir sonraki şehre gidecek otobüsün birazdan geleceğini söyledi. Baktım yereller de bu abiden bilet alıyor, güvenilir gibi geldi, ben de biletimi aldım. Tahta banklara oturduk hep beraber bekleşiyoruz. Diğer bilet alan yerlilerden biri; rastalı olan, John Flower. Congo’dan geliyormuş ve şarkıcıymış. Ünlü müsün dedim, tabii dedi, gülüştük :) Beklerken de, sonrası için de eğlenceli bir yol arkadaşıydı Mr. Flower.
ara not: ‘birazdan’ ve ‘şimdi’ sözcüklerinin gerçekte ne anlama geldiğini ilk öğrendiğim yer elbette burası değil, neredeyse iki aydır Afrika’dayım ve buralarda ‘şimdi’ denen herşey, minimum yarım saat sonrayı ifade eder. Ancak, bu kavramların ne kadar esnetilebildiğini öğrendiğim yer Tanzanya oldu. İki saatten fazla bir süre o ‘şimdi geliyor’ olan otobüsü bekledikten sonra tozlu yoldan ağır aheste gelen dolmuşu görünce sevinçten mi tozdan mı olduğunu anlamadığım gözyaşlarımı tutamadım. ‘Eşşeğini kaybedip bulmak’, ‘azla yetinmek’, ‘mutlu olmanın binbir yolu’ gibi sözcükler aklımdan geçerken kapı açıldı, hevesle otobüs isimli dolmuşumuza bindik.
Onun da dolmasını bekledik ve üç kişilik koltuklarda dört kişi oturduk kısmını hızlıca geçiyorum.

Dolmuş Kahama’ya gidiyor ve beklenen – daha doğrusu soförun belirttiği - yolculuk süresi 4 saat. Geceleyebileceğim bir yere gidecek olmanın sevinciyle, ne yolun tozunu, ne de çukurlarını umursamadan mp3 ümü açıp, etrafı seyretmeye başladım. Ektator hattına nispeten yakın olduğumuzdan baobab ağaçları, akastalar ve uzun uzun platolar eşlik ediyor bize. Yolda birkaç gün önce yanmış gibi görünen siyah araziler var. John onları altın arayıcılarının yaktığını söyledi. Dağları taşları – kontrollü - yakıp, kalan küllerin arasında parlayan altın parçalarını topluyorlarmış. Tam huzur içinde uykuya dalacaktım ki arka sıralardan gelen bağırtıyla karışık kahkahalarla yerimden sıçradım. Dolmuş yolun ortasında aniden durdu.
ara not: Sitenin fotograf bölümüne bununla ilgili bir foto ve neden durduğumuza ilişkin bir soru yazmıştım. Bu yüzden bu konuyu muallakta bırakıp devam ediyorum.

Yol bir saat rötarlı, 5 saatte sona erdi ve Kahama’ya vardık. Kahama Lonely Planet’in bile kaale almadığı, küçücük bir kasaba. Elimde burayla ilgili otel ismi olmayınca John’a baktım ‘nerede kalacağız’ der gözlerle. Ben biliyorum bir yer, dedi, o önde biz arkada girdik bir pansiyona.
Oda 4.000 Tsh. Bu bizim paramızla 4 TL’ye tekabül ettiğinden ben inanamayarak bir daha sordum, kaç paraymış? Genelde TL cinsinden 10-20 TL arası yerlerde kalıyorum ve burası gördüğüm her yerden daha ucuz. Ve ‘ucuzdur vardır illeti’ ifadesini doğrulayacak kadar komik bir yer olduğunu sonra keşfettim. Bir kere akan su yok. Akan derken, muslukları kastediyorum. Yani bir musluk gördüm tabii ama akmıyordu. Kasabada sular kesik falan değil. Daha çok, bu pansiyonda suyun akmasına alışkın değiller gibi. Duşun yerini sordum, gösterdikleri yer dört duvar, orada musluk yok. E su nerede, dedim, avlunun ortasındaki boyum kadar büyük bir siyah tank gösterdiler. Tankın içi su dolu ve yanında da pembe bir maşrapa var. İki alternatif var; ya benim burada soyunup duş yapmamı bekliyorlar, ya da o tankı duş denen yere taşımamı – ki ikisi de mümkün değil. Debelenerek tanktan yarım maşrapa su aldım, elimi yüzümü yıkadım. Sonrasında ise yapılacak tek şey vardı. Gidip biryerlerden soğuk bir Serengeti (bira) bulmak :)

Posted by arakhne 09:40 Archived in Tanzania Comments (0)

Tanzanya – Part 1 (Rusumu sınır kapısından Benako’ya)

Başlarken, Tanzanya’yı bölgelere ayırarak mı anlatsam, tek yazıda özetleyip mi geçsem karar verememiştim. Sonra, hem Zanzibar dahil 36 günde bitirebildiğim bu ülkeyi kısa kısa anlatsam, üzerimdeki etkilerini yeterince hissedemezsiniz diye endişeye kapıldım, hem de ‘ben acı çektim, siz de çekin’ gibi sadist bir dürtüyle uzun uzun anlatmaya karar verdim. Hazırsanız başlıyorum :)

Ülke’ye Ruanda sınır kapısından girdim. O ilk günlerimi dün gibi hatırlıyor ve özlemle anıyorum, hayallerim umutlarım vardı :) Tanzanya hakkındaki sevimli ve pozitif hayallerimin aritmetik şekilde azalarak aklımdan kaymasınaysa ne yazık ki engel olamadım. İlk hafta sonunda %30, ikinci haftanın sonunda % 50, üçüncü haftanın sonunda ise %80 oranında umut kaybım vardı. Bunları yazarken kalan son %20’lik dilim içerisinde olduğumu unutmamanızı rica ediyorum. Gün gelecek ve ‘Tanzanya o kadar da kötü değildi’ diyeceğim, biliyorum. Ama o gün bu gün değil. Bugün, Malavi sınırına en çabuk ve nasıl geçerim diye baktığım gün. Şimdi Dodoma’dayım, ülkenin resmi başkentinde. Buradan sınır kapısına kadar iki kere daha otobüse bineceğim. Son iki mi?, mucize gibi. Biri 12 saatlik Mbeya yolu, diğeri de ondan sonraki 3 saatlik kısa bir dolmuş yolu. Ve biliyorum, sonrasında herşey çok güzel olacak.

Şimdi parça parça anlatabilecek kadar sakinlediğime göre, kronolojik sırayla başlıyorum;
Rusumu sınır kapısı
Sınırı geçip hemen kendime bir muz ve bir şişe su aldım. Tahta bir bank buldum, sınır klasiği yaptığım ilk sigaram sırasında da etrafı seyretmeye başladım. Sakin bir hava var; yürümeye yeni başlamış gibi görünen bir çocuk çıplak ayaklarıyla paytak paytak bakkala doğru yürüyor, muz satıcısı kadın halen beni izliyor, bakkal amca da kapıya çıkmış. Benim hakkımda dedikodu yapıyorlar besbelli, bakıp bakıp gülüşüyorlar.
Çocuk biraz daha yaklaşınca gülümseyerek el salladım. Durdu, ifadesi dondu ve aniden avazı çıktığı kadar bağırarak ağlamaya başladı. Bu sefer ben ve muz satan kadın ‘mzunguuuuuu’ diyerek gülmeye başladık. (mzungu=beyaz derililer) Bakkal amca cocuğu - onun oğluydu sanırım- kapıp tam bakkala girecekti ki, çocuk bu sefer tam o sırada bakkaldan çıkan, ortamın diğer mzungusu Andrew’u gördü. Zavallı çocuk ilkinden daha büyük bir çığlıkla ortalığı inletirken, ben neredeyse gülmekten yere düşüyordum. Sakinliği bozmanın ve biraz gevşetmiş olmanın rahatlığıyla muzu soymaya giriştim. Uganda’da başladığım muz eksperliğime devam ediyorum; bunun tadı iyi, bu biraz fazla tatlı, hmmm bu da pek güzel ağızda dağılıyormuş, diye hepsini kategorize ediyorum ve bununla pek eğleniyorum. Bu da benim ilk Tanzanya muzum, pek lezzetli :)

Çocuk ağlamayı kesip, ben de biraz dinlendikten sonra yola devam etmek üzere ayaklandım. Ortada herhangi bir dolmuş ya da otobüs olmadığını ve o ilk sakinliğin de bundan kaynaklı olduğunu ise yeni farkettim. İyi hoş da ben nasıl varacağım harita’da görülen o en yakın şehre, Benako’ya.
Geri dönüp bakkal amcaya sordum, ‘nedir sizin buralarda usul, ne edeceğim ben şimdi’ diye. ‘Şu ileride gördüğün beyaz taksi var ya, Benako’ya ancak onunla gidebilirsin’ dedi. Güzel, çok kötü görünmüyor, hatta severim bu tip arabaları, eski tip station bagajlı kartallara benziyor. Biz küçükken babamın vardı siyah bir kartalı, kardeşimle bagajına ters oturur, arkamızdan gelen arabaları seyrederdik. Bu nostaljik flash back’i izleyerek arabanın yanına doğru gittim, fiyatta anlaştık, çantaları da genişçe olan bagajına koyduk, bekliyoruz. Dedim ki ‘neyi bekliyoruz’, dedi ki ‘ben bir taksi dolmuşum,diğer yolcuları bekliyoruz’, e tamam,mantıklı, bir taksi dolmuş olsa olsa 4 kişi alır, şimdiden iki olduk, çok beklemeyiz herhalde.
Tam bu noktada aklınızdan 0-15 arasında bir sayı tutun ve bana söylemeyin. Sıradan bir arabaya en fazla kaç kişi sığabilir?
Önce kiloluca bir abi geldi öne oturdu, ben bir oh çektim, arkada çok sıkışmayacağım diye. Sonra orta karar bir genç kadın geldi, soluma oturdu. Sağımda biri vardı zaten. Hala beklemedeyiz? Bir adam daha geldi, genç ve zayıfça, o da öndeki kilolu abinin yanına oturdu. Soför koltuğu solda ve onunla beraber ön koltuk oldu üç kişi. Sonra bir kişi daha geldi, bi şekilde arkaya sol tarafa kendini sıkıştırdı. Arka da oldu dört kişi. Şimdi komik kısımlara geçiyorum; bir kişi daha geldi, şoför koltuğunu ona verdi, adamı biraz kendi soluna doğru itekledi, koltuğun kalan yarısına da kendi oturdu. Ayağının frene ve gaza yetiştiğine emin olduktan sonra beklemeye devam etti. Bu sefer bagaj açıldı, hali hazırda her gelenin bavullarının tıkıldığı bu bagaj önce boşaltıldı, tekrar organize edildi, kalan nefes boşluklarına da, bir aile yerleşiverdi. Aile; bir anne-bir baba ve bir bebek. Annenin tavana değen boynunu bükmek sorunda kalışını dehşetle görüp bari bebeği kucağıma alayım dedim ama mümkün değil. Bıraktım bebeği bana uzatmalarını, bavullar ve çuvallardan kollarını kıpırdatacak yerleri yok. Şimdi topluyorum; şoför dahil 4 kişi ön koltuklarda, 4 kişi arka koltukta, 2 kişi ve bir bebek de bagajda – 11 :) Ben bagaja bir aile girmeden önce gülmeye başlamıştım zaten, yanımdaki kız da benim gülmeme gülmeye başlamıştı, ne ben sustum ne o, güle oynaya ve çukurlarda hoplaya zıplaya yarım saatlik Benako yolunu oldukça samimi pozisyonlarla aldık.
Buradan sonra yol ikiye ayrılıyor; bir alternatif Nyankanazi’de araç değiştirip batıya, Kigoma*’ya yani Lake Tanganyika yönüne doğru gitmek, diğeri de anayolu takip edip Dodoma istikametine doğru, Kahama’ya ilerlemek. Türkiye’den bayram tatili için gelecek arkadaşlarımla Zanzibar’da buluşacağım için, benim Dar es Salaam’a ulaşmam gerekiyordu. Yani Dodoma yolundan ayrılmadım.

  • Kigoma : Buraya gitmeye çok çabaladım ama gitmeye fiziksel ve ruhsal enerjim kalmamıştı. Dodoma’dan 2 gün, Dar es Salaam’dan 3 gün sürecek bu yolcuğu yapmaya azmi olan ve oraya kadar gitmeyi başaran biri olursa, ayda iki kez sefer yapan Tanganyika Gölünü baştan başa 48 saatte geçen tarihi Liemba feribotu ile seyahat etmesini önerebilirim. Tabii en az 8-9 telefon görüşmesi yaparak feribot rezervasyonu yapan bir acenta bulmayı başaran olursa.

Posted by arakhne 03:38 Archived in Tanzania Comments (1)

Ruanda'ya gitmek ya da gitmemek

vize derdi, sinir kapisi ne demekti ve kilise hali

İstanbul’da haritanın başında Afrika gezimi planlarken düşüncem Uganda’ya kadar gitmişken ve komşusu Ruanda’ya bu kadar yakınlaşmışken, (başkent) Kigali’ye de gidip soykırım müzesini ziyaret etmekti. Ruanda’nın diğer ülkeler kadar övünecek ve ‘mutlaka görülmesi gereken’ statüsünde doğa harikaları yok, ünü ne yazık ki sadece yaşadığı soykırımdan gelen bir ülke, bu sebeple başkentte birkaç gün kalarak Tanzanya’ya geçmek de mantıklı bir rota gibi görünmüştü. Tabii tüm bunlar varsayımsal olarak böyleydi ve harita üzerinde kolay ve mantıklı görünüyordu.

Ruanda, TC vatandaşlarına sınırda vize vermiyor, önceden başvurmak ve görünmek gerekiyor. Ben de bu birkaç günlük heves için üşenmedim, Uganda’dan vize başvurusunda bulundum. Ben başımı vurdum vurmasına da onlar bundan pek hoşlanmadılar. Üç kez Ruanda konsolosluğuna gitmem ve sonu gelmez gibi görünen altı günün sonunda renkli baskılı ve fotograflı Ruanda vizeme ancak kavuştum. Sorun, her seferinde vizemi almayı umarken yeni bir soru kalıbıyla karşılaşmam, vizemi almamdan bir önceki seferde de son soru ‘hangi müze ve ören yerlerini gezeceğim’ olunca, 4. günün sonunda konu benim için ülkeye girip girememekten çok bir gurur meselesine dönüştü galiba. Bu arada Ruanda ülke telefon kodlarının değişmesi, konsolosluğun bile bu yeni kodla arama yapamaması, istedikleri otel rezervasyonunu telefonla yapamamam ve etrafta internet de bulamamam beni yıldırmadı. Türkiye’den bir arkadaşımı arayıp, Ruanda’dan bana bir herhangi bir rezervasyon yapmasını rica ettim. Bu konuyu çözünce başka soracakları soru kalmadı da vizeyi vermek durumunda kaldılar :)
Tüm bunlar olurken artık beraber seyahat ettiğim Andrew’un sadece İngiliz vatandaşı olduğu için vizeye ihtiyacının olmaması ve gümrükten elini kolunu sallayarak geçecek olması onda nedensiz bir vicdan azabı yaratmış olsa gerek, ‘belki beraber seyahat ediyor olmamız işini kolaylaştırır, beni de görsünler’ diyerek son seferinde konsolosluğa benimle beraber o da geldi. Bu son görüşmenin müze sorgusu kısmında ise ‘bana seyahatim hakkında hiçbir şey sormazken onun nerede kalacağı, nereye gideceği nasıl bu kadar önemli olabilir ki’ diye görevliye çıkışacakken onu kenara çekip; bunların hiçbir şey olduğunu, bir Türk olarak herhangi bir Avrupa ülkesine sadece turistik bir geziye gitmek istediğimizde bile konsolosluğa nasıl bir klasörün hazırladığımızı, bu konuda bir tür genetik dayanıklılık geliştirdiğimizi anlattım. Anlamaz bir bakışla ‘peki’ diyerek sigara içmeye çıktı da, gümrük memuruyla manidar diyaloğumuz kaldığı yerden devam etti.

Tabii iş vizeyi almakla bitmiyor, karadan sınır geçmek de meşakkatli iş. Saatler boyu karayoluyla sınıra ulaşmaya çalışıp perişan halde yeni bir ülkeye geçmeye çalışmak akıllıca olmadığı gibi, bunu gece yapmaya çalışmak ise mümkün olmuyor. Bu sebeple Uganda-Ruanda sınırına en yakın yeri, Kabale’yi kendime sınıröncesi kalesi seçtim, buraya bağlı Bunyonyi Gölü’nde iki gün kalıp dinlendim. Kapıya kadar olan yarım saatlik kısa mesafeyi de motosiklet tepesinde ve dağ yollarından hoplaya zıplaya, sırtımda çantayla arkaya düşmeme ramak kala almak da, bana dinlendiğimi unutturup günün kalanı için yeterli adrenalini salgılattı. Veee sonunda Katuna gümrük kapısına geldim ve sağ salim geçmeyi başardım.
Karadan geçilen gümrük kapıları uçakla geçtiklerimizden farklı, buralarda daha da bir dik durmak gerekiyor; son ülke paralarını yeni ülke paralarıyla çevirmek, eski ülkenin kapısından çıkış damgasını almak, yeni ülkenin gümrük giriş ofisine kadar sırtta-elde-kolda çantalarla en az 1-2 km. yürümek oyunun ilk aşaması. (tırların arasından geçilerek kanter içinde bitirilen bu yürüyüş parkurunun neden bu kadar uzun olduğunun politik sebebini de gerçekten merak etmekteyim).
İkinci aşama yeni ülkenin gümrük memuruyla didişmekle başlıyor; T.C. damgasını değişik bulduklarından olsa gerek, pasaportumu dakikalarca evirip çevirmelerini beklemek, buralarda ne işim olduğu, nereden gelip nereye gittiğim ve aslında alt metinlerinde varoluşumun sorgulandığını hissettiğim bu anlarda surat ifademi değiştirmeden yanıt verebilmek, damgayı aldıktan sonra yeni ülke paralarımla kazıklanmadan bir şişe su alabilmek ve yine kazıklanmadan gideceğim şehre bir vasıta bulmak. İşte işin bu kısmı için gerçekten dik durmak, dinlenmiş dolayısıyla sabırlı ve sakin olmak gerekiyor.
Son aşama ise en eğlencelisi; sadece hayali bir çizginin üzerinden geçmekle; surat ifadelerinin, yaşam alışkanlıklarının, evlerin, yolların birden ne kadar değişiverdiğini gözlemleyip şaşmak, hemen karşılaştırmalara başlamak. Orası öyleydi de burası da böyleymiş demek, hmmmm.

Ruanda’yı 26.000 km2 ve 10 mio nüfusuyla bir yer olarak hayal edebilirsiniz. (Istanbul 5.000 km2 idi yanlıs hatırlamıyorsam)
İngilizce pek işe yaramıyor, hatta ingilizce konuşmak da kazık yemenin garantisi gibi. Fransızcası olan kral. Yanımda fransızca temel bilgiler içeren bir sözlük olmasına rağmen dilin tuhaf fonetiği sebebiyle pek kullanamadım. İkinci günden sonra didişmeyi bırakıp, yanımda temel konulara yetecek kadar fransızcası olan biriyle beraber seyahat etmenin keyfini çıkarttım.

Kenya’dan sonra Uganda bana beklenmedik şekilde gelişmiş görünmüştü. Şimdiyse Ruanda, Uganda’dan da bakımlı, temiz ve en önemlisi organize. Bunun benim için bu kadar dikkat çekici olmasının sebebi, sadece bir Afrika ülkesinde bu özellikleri bir arada görmekten değil, 16 yıl önce büyük bir soykırımdan heryeri kanayan yaralarla çıkmış bu ülkenin, bu kadar kısa sürede nasıl şimdiki modern görüntüsüne ulaştığına dair merakımdandı. Bizi sınırdan başkent Kigali’ye kadar götürecek olan dolmuştaki gençlerle konuşmaya başlayınca, ülkeleri hakkındaki soru işaretlerimin cevaplarını da içeren bilgileri sohpet arasında alıverdim. Son beş senede gelişme adına çok yol katettiklerini, yeni yönetimden çok memnun olduklarını, ülkenin her tür yabancı yatırımcıya açık olduğunu, yatırımlar karşılığı vatandaşlık ve toprak edinme hakkının verildiğini, hükümetin çevre düzeni ve temizliği konusunda çok titiz davrandıklarını anlatırken, eğitim, aile ve gelecekleri konusundaki modern fikirlerini de şaşkınlıkla dinledim. Sadece bugünü değil yarını da düşünmeleri gerektiğini söyleyip, konu iş kurmak konusununda bana akıl danışmaya gelince ise benim ifadem değişti, gülmeye başladım. ‘Benim aklım olsa kendi kelime sürerim’ demek istedim ama ingilizceye çeviremedim :) Yaklaşık iki aydır Afrika yollarındayım ve bu kadar aklı başında konuşan, ne yapacağını planlayan gençlerle ilk defa karşılaşıyordum. Hem çalışıp hem master yapıyorlar, ama bizim okuduğumuz gibi kolay değil buralarda okumak. Fakülteleri Uganda’da ve haftanın belli günleri günübirlik sınır geçip derslere katılıp geri dönüyorlar ve bundan hiç şikayet etmiyorlar.
Yolun sonu Kibali’ye varınca, bu değişik sohpetin de sonu geldi, kalacağımız yere haritadan bakıp, yakın bir sokağına kadar yürüyerek bize eşlik ettiler ve vedalaştık.

Hikayenin bundan sonrası benim için iyice tuhaflaştı, çünkü kalmayı planladığımız L’economat ‘ın ismini Uganda’da yaşı geçkin Hollandalı gezginden almıştık ve buranın bir hostel olduğunu zannediyorduk, ta ki hostel yolu bir kilise bahçesine çıkana kadar. Ben neden burada olduğumuzu anlamaya çalışırken Andrew bana gülerek bakıp buranın bir kilise oteli olduğunu söyledi ve hala kalmak isteyip istemediğimi sordu.
Kilise’de konaklamak ? Bunu anlamak için zamana ihtiyacım var, bizim camilerimizde otel gibi odalar yoktur ki kilisede uyumanın ne demek olduğunu anlayıp sana cevap vereyim. Hem kilisenin içinde mi kalacağız, oda kapıları filmlerdeki gibi dar ve karanlık koridorlara mı açılıyor, akşam yemeklerini rahibelerle birlikte mi yemem gerekiyor, ayinlere katılmamız da gerekiyor mu? Hepsini geçtim, ben kimliğinde ‘müslüman’ yazan biri olarak, burada kalabilir miyim ki? Aklımdan aynı anda onlarca soru geçerken olacaklara dair merakıma yenilip tamam dedim, kalalım.
Resepsiyon görevlisi rahibe fransızca dışında bir dil bilmediğinden oda ayarlama ve formları doldurma işini Andrew’a satıp, etrafı kolaçan etmeye çıktım. Kilise bu ‘bin tepeli’ diye adlandırılan ülkenin yüksekçe tepelerinden birine konuçlanmış olsa gerek, şehir buradan harika görünüyor. Belki de buradan görüntü bana Ankara’yı hatırlattığından sevdim burayı. Biraz puslu, kalabalık, gri ve durgun. Kilisenin hemen arkasında, odaların yanyana dizildiği konaklama kısmı, büyükçe bir bahçeyi çevreleyecek şekilde düzenlenmiş. Bahçenin içinde süs olsun diye rastgele dikilmiş çiçeklerle ve küçük kamelyalar var.
Sağda solda birşeylerin başlamasını bekliyor gibi öbek öbek toplanmış, boyunları büyük ve gösterişli haçlarla süslenmiş kadınlı erkekli gruplar gördüm. Beni görünce ‘hello sister’ diyerek selam verdiler, evet ya, sister’dım ya ben :) Ben de ayıp etmeden gülümseyerek selam verip kilisenin marketine! girdim. Burada temel yiyecek maddeleri, lezzetli kahve ve tabii ki üzerinde haç işareti olan ‘blue nun’ amblemli şaraplardan bulmak mümkün. Kar amacı gütmüyor olsalar gerek, fiyatlar markete göre daha uygun. En son binada wireless internet yazısını görünce de tamam dedim, ilahi bağlantıyı wireless’la kurmak fazla kaçtı, bugün için bu kadar kültür şoku yeter.
Geri dönüp eşyalarımı yeni odama taşıdım, koyu katolik hamamböcekleriyle merhabalaştım. Benim gelişimden pek rahatsız olmuşa benzemiyorlardı, ben de çok dert etmedim. Ne de olsa onlar diğerlerinden farklılardı, saygılı ve dini bütün böcükler.

Yerleştiğimiz gün cumartesiydi ve ertesi sabah yedi civarında pazar ayininin çan sesleriyle uyandım, derinden de çana eşlik eden şarkılar ve mırıltılar duyuluyor. Hangi din olduğunu ayırmadan tüm dinlerin ibadet zamanlarını büyülü bulduğumdan olsa gerek, kilisenin içinde olmayı ve ayini izlemeyi çok istedim ama tek başıma gitmeye de cesaret edemedim. Andrew’ın kalkmasını bekleyip kahvaltı ısmarlayacağım vaadiyle beni kiliseye götürmesi için ikna ettim. Talebimi biraz acaip bulup, bu konuda pek de gönüllü görünmese de, kahvaltı ve yanına da kahve ısmarlama sözüme direnemedi, tamam dedi. Kendimize düzgün ve temizce görünen kıyafetler seçtik, kilisenin ana binasına doğru ilerledik. Bu arada beni önden bir kaç konuda uyardı; ayin sonunda insanlar birbirleriyle kucaklaşırlar, yadırgama sen de kucaklaş. Ekmek ve şarap İsa’nın bedeni ve kanını temsil ederler, father verir de reddedersen olmaz. Hadi bakalm, kilise korosu eşliğinde ana kapıdan içeri giriyoruz.
Burası ülkedeki en büyük katolik kilisesi. Andrew’ın dediğine göre bu ayini yöneten biri en az piskopos seviyesinde biri olmalıymış, bir rahip için çok büyük bir kilise dedi. Buraya Avrupa’dakiler gibi büyük ve görkemli olmasa da oldukça büyük diyebilirim. Yan duvarlarda İsa’nın çarmıha gerilişini aşama aşama sembolize eden çizimler asılı. Piskoposun bulunduğu yüksekçe platformun ortasında bir masa ve sol yanında da yüksekçe bir kürsü var. Kürsüye sırayla çıkanlardan bir kısmı vaaza sözel olarak katkıda bulunurken, bir kısmı da koronun ilahilerine liderlik yapıyor. Ara ara herkez ayağa kalkıyor, farklı bir ilahiye geçiliyor, ara ara sözlere alkışlarla eşlik ediliyor, kimi kadınlar oldukları yerde kollarını müziğin ahengine uygun sallayarak sanki göğe yükselmeyi arzular gibi dansediyorlar, sonra ilahi bitiyor ve herkes yerine oturuyor. Ara ara bir kez küçük bir çan çalıyor, bu aşamada da herkes dizlerini bir öndeki oturağa yaslayarak hafif kırık dizlerle dua ederken ikinci çan geliyor ve herkez bir adım geri gelip ayakta durmaya devam ediyor, başka bir çanla da yerlerine oturuyor. Ayin devam ederken sıralar arasında bağış kutusu dolaştırılıyor, ne de olsa kilisenin de ayakta kalması gerekiyor. Masanın arkasında kafesli bir pencere vardı, ayinin sonlarına doğru bu pencere açılıp içerisinden büyük parlak kadehler çıkarılıyor. Tüm bunların neyin tasvirleri olduğunu hızlıca çalışan bir internet bağlantısı bulduğumda çözüp, yazıya not olarak ekleyeceğim umarım :)
Bu kadehlerin içerilerindeki küçük ekmek parçaları da yine koro eşliğinde papazın önünde sıraya girenlere dağıtılıyor.
Ve bu arada iyi ki uyarılmışım, kiliseden ayrılmadan önce başka bir çan sesiyle hareketlenen topluluk birbiriyle kucaklaşmaya başladı. Sağımda solumda kim varsa, onlar da bana dönüp içten bir gülümsemeyle kollarıyla beni sardılar. Burada sadece bir dinin sevgi ve birlik aşılamasıyla huzur dolmuş bu dostane bakışların, şehrin sokaklarına döndüğümde neden düşmanca oluverdiği ise hala benim için üzücü bir soru işareti.

Ülke hakkında kısa bilgiler;
- Ruanda genelinde geceleme, yemek ve market fiyatları diğer komşu ülkelerine göre daha pahalı. Ancak sadece burada gördüğüm açık büfe servisleri, diğer ‘şık’ restaurantlara oranla daha lezzetli ve ekonomik. Her lokal restaurantın, hatta hostellerin bile öğlen başlayıp akşamüzeri 17:00*’de biten açık büfelerinde; çorba, yerel sebze yemekleri, et-tavuk-balık çeşitleri, istisnasız lahana salatası ve ananas, muz, papaya içeren meyveleri 3-4 TL gibi oldukça uygun fiyatlarla bulmak mümkün.
- Şehir merkezinde ve kilisenin olduğu göbeğe çok yakın bir komplekste Nakumatt marketinin büyükçe bir şubesi var. İçerisi bizim marketleri aratmayacak kadar modern ve ürün alternatifli.
- Yerel saatleri 1 saat geride.
- ATM yoksunu bu ülkede visa amblemli bir banka kartıyla para çekmenin tek yolu bir Ecobank şubesi bulmak, ki onlardan da çok fazla yok.

Posted by arakhne 06:53 Archived in Rwanda Comments (1)

Ruanda - Soykırım Müzesi

sunny

Ruanda’dayım.
1994’de yüzyılın en büyük soykırımlarından birini yaşayan ve ne yazık ki adından sadece bu sebeple çokça bahsedilmiş, suskun insanların topraklarında.

Kibali’de, diğer Afrika şehirlerinde duymaya çokça alışkın olduğum durmaksızın çalan korna sesleri, dükkanlardan yükselen afrika müzikleri yok. Kendi aralarında da çok konuşmuyorlar, kahkaha dolu sohpetler yok. Köpek havlaması, kuş sesi yok.
İlk geldiğim gün Kibali’de yüzüme çarpan ve pek de dostane gelmeyen bu durgunluk ve suskunluk hali, ülkenin başka şehirlerine gittiğimde de değişmedi. Sokaklarında yürümemden, kaldırımlarına basmamdan hatta yan masalarında kahve içmemden bile rahatsızlar, sessizce ve sabırla gitmemi bekliyorlar sanki. Suskunluk; buranın konuştuğu ve benim bilmediğim bir dil sanki.

Kibali’deki üçüncü günümde, soykırım müzesine gittikten sonra ise bu suskunluk başka bir anlam buldu, içimi çok derinlerden burkan, ağır bir anlam.
Müze; ‘yaşananlara kimileri etnik temizlik, kimileri ise iç savaş diyor, biz ise soykırım’ tabelasıyla ile başlıyor ve üç bölümden oluşuyor.

İlk bölümde; karanlık koridorlardaki beyaz spotlar altında, Tutsiler ve Hutular arasında etnik bölünmenin soykırım boyutuna nasıl geldiğini anlatıyor. Olayların gelişimi kısaca şöyle;

  • Ülke yönetimi 1. dünya savaşı sonrası Almanlardan alınıp Belçika mandasına verilir. Belçikalılar ülke idaresini, nüfusun %10’u gibi küçük bir kesimini oluşturan ve silahlandırdıkları Tutsiler vasıtasıyla sağlarlar. Tutsiler bu dönemde kendilerine verilen ayrıcalıklı eğitim ve sosyal olanaklarla, maddi olarak da oldukça iyi konumlara gelirler. Bu yıllar Hutular için ise baskı, yoksulluk ve yoksunluk yıllarıdır.
  • Tutsilerin Hutulara karşı uyguladığı baskı yönetimi, ülkede bağımsızlık hareketlerinin başladığı 1950’lerin ikinci yarısına kadar devam eder. Ancak bağımsızlık alınırsa, olası ilk seçimde idari gücün kontrolünün, nüfusun yoğunluğunu oluşturan Hutulara geçeceği çok açıktır. Bu sebeple Belçikalılar kendi çıkarlarını gözetmek adına Hutuları da gizliden desteklemeye başlar ve silahlandırırlar.
  • 1959’da, yönetimdeki Tutsi lideri ölür. İyice güçlenmiş ve baskı yıllarının öcünü almak isteyen Hutular birleşir ve ‘Hutu devrimi’ adı altında başa gelir. Bu dönemde onbinlerce Tutsi öldürülür, 150.000 kadarı da ülkeden kaçarak Kenya, Tanzanya ve Uganda’daki mülteci kamplarına sığınır.
  • Aşırı milliyetçi Hutuların yönetime geçmeleriyle başlayan bu hareket, iki etnik grubun etiketlenerek birbirinden ayrılmasıyla devam eder. Ancak yüzyıllardır birarada yaşayan bu iki kabileyi birbirinden ayırmak pek kolay değildir. Sonunda; alın genişliği, güzellik gibi fiziksel özelliklere ve sahip oldukları hayvan sayısı gibi maddi özelliklere bakılarak adil! bir ayrım yapılır. Hutular üstün konuma getirilir. Tutsilerin kimlik kartlarına da, yahudilere yapıldığı gibi, kırmızı damgalar vurulur.
  • Bu dönemden sonra yönetime gelen her milliyetçi Hutu lideri ile tansiyon biraz daha yükselir. Ülkeden kaçıp Uganda’ya sığınmış Tutsilerin sayısı giderek artar. Bir grup birleşir ve 1990’ların başında bir birlik kurarlar. Ancak bu birlik birkaç yıl Uganda sınırından Ruanda’ya girip Hutularla çatışsa da çok etkin olamaz.

Aynı dönemde aşırı uçtaki Hutuların kurduğu yarı askeri birlik Interahamwe de, ülkedeki tüm Tutsilerin listesini çıkartarak fişlemektedir.

  • Katliamın görünen sebebi; 1994’de dönemin devlet başkanını taşıyan uçak havaalanına girerken vurulmasıdır. Bu olaydan Tutsiler sorumlu tutulur ve kazanın hemen ardından yapılan resmi bir radyo anonsuyla, Hutulara tüm hamamböceklerini (Tutsileri) öldürme emri verilir. Yollar kesilir, evler yakılır ve

6 Nisan 1994’deki bir anonsla başlayan vahşet, Hutuların yaklaşık 100 gün boyunca 1 mio.dan fazla Tutsiyi ve onlara yardım eden, saklayan ılımlı Hutuyu, palalarla ve bulabildikleri her tür kesici aletle öldürmesiyle sonlanır.

Koridorlarda ilerledikçe kimin olaylarda ne rol oynadığının bir önemi kalmıyor. ‘Belçikalılar neden kışkırttı, Fransızlar neden destekledi, Çinlilerden neden silah sattı, Almanlar neden dahil oldu, BM neden birliklerini geri çekti’ gibi uzayıp giden sorular yersizleşiyor. Açık olan tek şey; bir/birkaç dış gücün kendinden daha zayıf bir topluluğu - idari gücü elinde tutmak ya da ekonomik olarak faydalanmak sebebiyle - önce ikiye bölmesi, gruplardan birini silahlandırıp diğerine karşı kışkırtması, ardından da oturup olanları izlemesi.
Bu siyasi ve ekonomik fayda çerçevesinden bakınca olanları anlamlandırmak zor değil. İnsanlık tarihi, özellikle de Afrika ülkelerinin tarihi ne yazık ki benzer yaşanmışlıklarla dolu. Aklımın almadığı, hiç bir yere koyamadığım esas meseleyse; bir insanın hergün selamlaştığı arkadaşını, oturup kahve içtiği dostunu, bir kadının kapı komşusunu ya da bir çocuğun başka bir çocuğu ne tür bir cinnet haliyle katlettiği. İnsan - arkaik dönemlerden bahsetmiyorum, modern diye tabir ettiğimiz insan - ne tür bir canlıdır ki kendi türünden, hatta komşusunun evinden birini öldürmeyi kendine verilmiş bir hak olarak görür?

Duvarlar dolusu fotoğraf geçiyorum, her birinde bogazıma takılan yumru büyüyor, boğuluyorum sanki. Bir yanda yüzleri boydan boya yarılmış ve şans eseri hayatta kalmış çocuklar, kolları ve kaçamamaları için ayak bilekleri kesilmiş insanlar, kan seli sokaklar, meydanlarda üstüste yığılı cesetler, çürümüş bedenleri yiyen köpekler. Diğer yanda cesetlere basarken gururla poz vermiş gençler, ellerinde palalar ve sopalarla askeri nizamda yürüyen, yüzleri hiddetle boyanmış adamlar.

Fotoğrafların yanında, hayatta kalmayı başaranların ‘o gün’ü anlattıkları videolar dönüyor. Aileleri ve komşuları gözlerinin önünde öldürülenlerin, kaçmayı başaran ve saklanabilenlerin videoları.
9 yaşındaki bir erkek çocuk ; ‘Komşumuz olan bir abi vardı, annemin yanında çalışır, ondan maaş alırdı. Evimize de hep zaman girip çıkardı, o günkü gibi. Bir gün gelip beni öldüreceğini söyledi. Neden dedim, sadece sustu, hiçbir şey söylemedi, sonra elindeki palanın arkasıyla kafama vurdu. Yere düştüm, bir an hareket edemedim, çok korkmuştum. O da benim öldüğümü düşündü herhalde, biraz bekleyip sonra gitti.’

İkinci bölüm duvarlar boyunca asılmış vesikalık fotoğraflarla dolu. Karmaşa ve çatışma anında kaybettikleri ailelerini, dostlarını aramak için kullandıkları fotoğraflar. Yitip gitmiş yüzlerce hayatın fotoğrafı.
60’lı yaşlarında bir adamın yüzü geliyor ekrana; ‘affetmek? karım ve çocuklarım artık yoklar. Affettim diyelim, unutabilir miyim ?’

Kadınlardan hayatta kalanların çoğu, özellikle hiv/aids hastası olduğu bilinen Hutular tarafından tecavüze uğramışlar. Çocuklar ise gelecek Tutsi nesilini oluşturacaklarından, listenin öncelikli öldürülecekler bölümündeler.
Müzedeki son bölüm de; fotograflarla bu çocukları anlattıkları bölüm, ‘kaç yaşındaydı, hangi yemeği severdi, büyüyünce ne olmak isterdi ve nasıl öldürüldü’

Hayatta kalabilen yetişkinler, ailelerini yitirmiş ve açıkta kalan çocukları evlerine alıp sahiplenmişler, bakıp büyütmüşler. Başka bir videoda kendi çocuğunu kaybeden ve öksüz yetim kalmış altı çocuğa bakan bir anne ile yapılmış röportaj var; ‘ben de kendi çocuğumu bulamıyordum ve ona da başka birileri sahip çıkmıştır umarım diye düşünüyordum. Zor zamanlardı ama eninde sonunda onu bulacaktım. Öldürüldüğünü, geri gelmeyeceğini kabullenmek bugün bile çok zor’

Ayrı bir odada, yitirilenlerin hatırasına ve yaşananların unutulmaması adına, kafataslarının sergilendiği bir bölüm vardı, girmeye cesaret edemedim.

Müzenin son bölümünde ise yakın geçmişteki diğer soykırımlar anlatılmış; Kamboçya, Hitler ve Yahudiler ile Ermeni soykırımı. Hepsi aynı ‘hiç uğruna’ ve güçlü olanın kurduğu oyuna piyon olarak dahil olup ‘öteki’ni katledenlerin yazdığı kanlı tarihler. Yüzbinlerce insanın hayatına malolan vahşetlere farklı isimler verilmesi, olup biteni herhangi bir taraf için haklı, anlaşılabilir kılabilir mi? Başka bir insanın hayatına kastederek kazanılan bu sözde onurlarla, insanlık kendi tarihinden gurur duyulabilir mi? Kafam karışık.

Müzeden sonra Hotel des Mille Collines’e doğru yürüdüm. ‘Hotel Rwanda’ filmini izleyenler bu otelin ismini hatırlayacaklardır. Olaylar başladığında otel müdürleri ülkeden kaçarken, idareyi de Hutulardan olan resepsiyon müdürü Paul Rusesabagina’ya bırakırlar. Paul; Tutsi olan karısı ve çocukları, komşuları, ailesiz kalan çocukları ve otele sığınan diğer tüm Tutsileri otelde saklar. Onları tehdit eden ve otele girmek isteyen yarı askeri birlikleri de para ve içki ile besleyerek otelden uzak tutar. Paul, o dönemde kendi hayatı pahasına yüzlerce insanın hayatını kurtardığından, ülke çapında halk kahramanı olarak anılıyor. Otel de halen aynı isimle işletililiyor.

Otele doğru yürürken yol boyunca onlara tekrar tekrar baktım; gözlerine, yüzlerine, ifadelerine. 1994, yaşları bana yakın ve daha büyük olanların, olayları tüm ayrıntılarıyla hatırlayabileceği kadar yakın bir tarih. Bu ağırlıkta anılarla ayakta kalmanın ne kadar zor olduğunu anlayamam, tahmin bile edemem, söyleyecek hiçbir şeyim yok. Sadece utanç.
Ve suskunlukları o zaman anlam buldu, ben de sustum.

Posted by arakhne 15:56 Archived in Rwanda Comments (0)

(Entries 1 - 15 of 35) Page [1] 2 3 »